31 Mart 2014 Pazartesi

Olmayan Ülke



Dün sabah saat 05.00 te telefon alarmımın çalmasıyla uyandım. Telefonda saat 6 görünüyordu uyku sersemii ne olduğunu anca anlayabildim. Telefon saatleri otomatikman ileri aldığı için bir saat önceden uyanmış oldum. Sabah 06.15 te sandık gözetmeni olarak görev yapcağımız okula gitmek için buluşacaktık. Bari 1 saat 15 dakikada bir çay içip kahvaltı yapayım dedim. Buluştuğumuzda toplam 8 kişiydik,  (Ayşen, Tuğba, Eser, Nazan, Ece, Ceylan, Kadriye ve bina sorumlumuz Güven Bey). Hepimiz aynı tufaya düşmüş, telefonun azizliğine uğrayıp erkenden uyanmıştık. Hatta Güven Beyler yola çıkıp geri bile dönmüşler. Gittiğimiz okul Beykoz Baklacı köyü Türker İnanoğlu okuluydu. Bahçede bir sürü adam dolaşıyordu. Ne giyimimizle, ne konuşmamızla ne saçımız ne başımızla ki, muhtemelen hepimiz en sıradan, en sade hallerimizle oradaydık, onlara hiç benzemiyorduk.  Ya da onlar bize benzemiyordu. Bir tedirginlik biraz ''öteki'' bakışları derken, pusula çuvallarını taşıyan sandık kurul başkanları geldi ve her sandık görevlisi bahçede kendi sandık gurubunun yanına dağıldı.


Daha da kalabalıklaşmıştık ama tepeden bir bakılsa biz 8 kişiyi tanıma zamanı 2-3 saniyeyi geçmezdi. Sonradan bina sorumlusu olduğunu öğrendiğim yaşlıca bir adam yanıma yaklaşıp yüzüme dik dik baktı, tam ne diyecek derken, yırtık pırtık cüzdanından, sanırım 70lerde çektirdiği, siyah güneş gözlüklü afilli bir fotoğraf çıkardı. ''Böyle olduğuma bakma, eskiden böyleydim'' dedi. ''Ben de hayatın herşeyini tattım, her türlü mekana girdim, tabi aşırıya kaçmadan'' dedi. ''Oooo bayağı yakışıklıymışsınız'' dedim, yabancı hissettmenin tedirginliğinden doğan yağ çekme ihtiyacıyla..Tabi çok hoşuna gitti, sonra kendini tanıttı ve yaptığı işi ne kadar iyi yaptığını anlattı. Onun okulunda herşey yolunda gidermiş, hiç sorun çıkmazmış rahat olalımmış falan..''Çok sağolun'' dedim ve sonra görev yapacağım sandığın sınıfına doğru yürüdüm.


Sınıfa girdiğimde içerde yirmilerinde bir delikanlı vardı, beni görünce ''tövbe tövbe'' der gibi kafayı sallayıp yan yan baktı. ''Hah dedim başlıyoruz, bela geliyorum demez ama dedi işte!'' Sonra tüm sandık kurulu girdi içeri. Sınıfı düzenlemeye başladılar, ufak ufak yardım etmeye başladım onlar sıraları falan çekerken, ama kimse suratıma bakmadığı gibi sanki orada yokmuşum gibi de bir halleri vardı. Sandıklarda normalde 1 sandık başkanı ve 5 parti üyesi oluyor, burada bir sürü en az 7-8 adam vardı ve hangisi kim tam anlayamamıştım. Derken bir tanesinin sandık başkanı olduğunu anladım çünkü pusula çuvallarını taşıyordu. Saat çoktan 7 olmuştu ve 8 de oy kullanımı başlayacaktı. 1 saat boyunca bütün pusulaların ve zarfların mühürlenmesi ve sayılması gerekiyordu. Bu arada sandık başkanı üye yoklaması yaptı. Bir AKPli Ramiz bey, bir de başta sınıfta gördüğüm ve şimdi de MHPli olduğunu öğrendiğim Serdar denen delikanlı vardı ve başka üye yoktu. Ben hemen atladım, ''ben eksik üyenin yerine geçmek için gönüllüyüm'' diye. Bize Oy ve Ötesinden gözlemci kartları dağıtmışlardı ama eksik üye olursa mutlaka kurula girin daha çok söz hakkınız olur demişlerdi. Sandık başkanı  beni potansiyel sorun olarak gördüğü için ''biraz daha bekleyelim'' dedi. ''Ama olmaz ki ''dedim, saat 7 de yoklama alınca kurulu belirlemeniz gerek!'' Adam 5 dakika daha dedi ve bekledik. ''İsterseniz bu arada ben pusulalara mühür vurayım, zaman kaybetmeyin diyince adam çaresiz ''tamam'' dedi. Böylece ekibe girmiş oldum. Sandık başkanı harita mühendisiymiş ama bu sandık işini ilk defa yapıyormuş o yüzden eli ayağı birbirine dolanıyordu. AKPli Ramiz ise, akıllara zarar bir şark kurnazıydı, pardon kurnaz kelimesi bu adam için çok yüksek kaldı, Avrupa Yakasının Burhan'ı, Yalan Dünya'nın Selahattin'i diyebiliriz belki de..Sadece konuşup, hiçbir iş yapmayan, üç kelimesinden biri hepimiz kardeşiz, herkes eşit olup, mümkünse AKPye oy vermeyecekler odaya girmesin diye düşünen, (düşünen diyorum, çünkü bir insan ancak bu kadar dediğinin tersini demek istediğini açıkça belli edebilir), kurallarla hiç alakası olmayan, ''boşver ya kim duyacak, kim bilecek, biz aramızda halledelim'' tarzında bir adamdı. MHPli Serdar ise kısa sürede tövbe tövbe bakışlarını benim üzerimden ona doğru çevirerek, sinir bozucu olanın ben olmadığını kısa sürede anladı. Anlık patlamalarının dışında, içinde son derece mülayim, ezik bir ergenin olduğu Serdar, MHP efelenmeliğini bir dış kalkan olarak kullanan tipik bir oğlan çocuğuydu.


Derken Lütfü Bey geldi. Lütfü bey gece saat 03.00'te Umreden geldiği için yorgun ve uykusuzdu ve o yüzden geç kalmıştı. Herkesin ona karşı aşırı saygılı oluşu dikkatimi çekti. Herkesten daha çok şey biliyordu, tecrübeliydi bu seçim işi konusunda ve herkes herşeyi ona soruyordu. Bir AKPli daha diye düşündüm, ama günün ilerleyen saatlerinde Lütfü Bey'in hangi partiye oy vermiş olacağını hiç çözemedim, çünkü herkese karşı eşit mesafeyi çok güzel koruyup, usül ile ilgili çıkan bütün tartışmalarda kitapçığı insanların suratına dayayarak ''burada ne yazıyorsa o'' demesi onunla ilgili baştaki bütün önyargılarımı giderdi. Zamanla oradaki tek iki laf edebileceği kişinin ben olduğumu da anlayınca, Ramiz Beyin panzehiri gibi geldi bana.

Oy kullanımına geçilmeden önce tam 1018 adet pusulayı ve bir o kadar da zarfı sayıp, hepsine mühür vurdum. MHPli Serdar imza listesinin başına geçti ben de onun yanına geçip imza, kimlik takibine başladım böylece oy vermeye geçtik. Artık resmi olarak sandık üyesi olup olmamam önemli değildi çünkü bu kadar işi yapınca, Ramiz Bey dahil herkes benim o sandığın temel taşı olduğumu düşünmeye başlamıştı bile. Hatta zaman zaman Lütfü bey sadece bana sorarak bile bazı kararları alıyordu. Sandık başkanımız o kadar etkisiz elemandı ki, Lütfü bey idareyi ele almıştı bile. Rasim dışında herkes siyasetten nefret ediyordu. Lütfü bey için siyaset pislikti ve çok yıllar önce kendini kurtamış şimdi devlet memurluğu yapıyordu, sandık başkanı için se siyaset 17 aralıktan sonra pislenmişti, montajlarla...Ramiz ise siyaset yapmıyordu ya da belki de siyasetin allahını yapıyordu, nerde menfaatim orada varım şeklinde...CHPli sandık görevlisi gelmemişti bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

Bizim sandıkta 307 seçmen vardı. 277 kişi oy kullandı. Yaş ortalaması çok yüksekti. Bunların çoğunu AKP li gençler evlerinden getirip oy kullandırıp geri götürdüler. Seçmenlerin 1/3ü okuma yazma bilmiyordu ve bunların hepsi kadındı. Kocaları veya oğulları ne derse oraya oy verdiler. En az 30-40 kişi arası, kara çarşaflı kadın geldi. 3-5 kadın dışında hepsi zaten türbanlıydı. Kara çarşaflı kadınlardan birinin kimliğinde çiçekli bir türbanla resmi vardı. Dayanamayıp ''buradaki haliniz ne kadar güzel'' dedim. Sanki çince bir şey söylemişim gibi yüzüme baktı ve kanser ameliyatı geçirdiğini ve o yüzden eski halinin kalmadığını söyledi. ''Çok geçmiş olsun'' dedim ama anladım ki, o benim ne demek istediğimi anlamamıştı.

Sınıfta 3 tane kadın AKPli gözetmen vardı. 3 tane gözleri fıldır fıldır teyze, 3ü de Tayyip için ölür, Emine için geberir şeklinde. Bana başta çok mesafeli ve tepkiliydiler. Ama sonra baktılar ki, ben onları tehdit edecek hiç bir şey yapmıyorum yumuşadılar. Geçmiş aşağılanmaları ve öğrenilmişlikleri ile ben potansiyel aşağılayıcı ve kibirle üstten bakandım, onlar da Emineden aldıkları güçle bunu başta bana denediler ama üsütnlük kurma malzemeleri  ve içi boş kibirleri uzun sürmedi. Bir tanesi evde açtığı böreği getirip ''elimle yaptım'' diyerek ikram ederek ,özüne dönmüştü zaten. O zaman gerçek insanlık iletişimini farklı modellemeler (Emine) değil, kendi üzerinden yapmanın rahatlığı ile onlar da doğallaştılar.

Benim sandıkta AKP x 4 farkla CHPye fark attı. Ortalama 40 civarı CHP oyu sandıktakileri dehşete düşürdü. ''Geçmiş yıllarda buradan CHP ye 3-5 oydan fazla çıkmazdı'' dediler. Gece saat 21.30'a kadar sayım sürdü. Herşey kurallara uygun ve düzgün yapıldı. Zaten bu kadar AKP ağırlıklı bir sonuçta neden katakulliye gerek duyulsun ki..


Ben gündüz bir ara Acarkent TED koleje oyumu kullanmak için geldim. Sınıfların önünde sıralar vardı. Herkes son derece sakin sırasını bekliyordu. Ben ve Tuğba aynı sandıkta oy kullanacağımız ve hemen geri dönüp sandığımızın başına geçeceğimiz için (Tuğba da sandık üyesi olmayı becermişti) bizim sıradakilerden rica ettik. Herkes yardımcı oldu. Kocaman TED sınıfı, bol güneşli ferah, düzenli kabinler, sandık başındaki iyi giyimli güler yüzlü görevliler derken, Arabistan ile  İsviçre arasının sadece 10km olduğunu görüp, toplam 30 dakikada birinden diğerine gidip gelmenin kültür şokunu yaşadım. Benim görevli olduğum sandığın sınıfı küçücük, karanlık, havasız ve iğrenç kokuyordu. İnsanlar dışarda sıra beklemiyor herkes içeri doluşup kimliklerini neredeyse ağzıma sokuyorlardı. Arada bir gülsuyu ve ya hacıyağ kokuları sınıfı dolaşıp çıkıyordu. Ter kokusuyla karıştığında, insan hele bir de saatlerce bir şey yemediği için, ağır bir mide bulantısı yaşıyordu.


Bu seçim sandığının bulunduğu Baklacı köyünün ahalisi genel olarak Trabzon Of'luydu. Herkes birbirini tanıyordu, Hepsi, derenin karşusu sizun yaka, önü bizum yaka diye birbirlerinin evlerini tarif ediyorlardı. Sayıma geçildiğinde İstanbul Büyük Şehir Belediyesinden çok, Trabzondaki köylerinin muhtarlığını kimin aldığını merak ediyorlardı.  Tıpkı İstanbulu kendi şehri olarak benimseyememiş, kendini İstanbuldan önce yaşadıkları veya ailelerinin yaşadığı diğer şehirlere ait hisseden bir çok kişi gibi. Ne taksim, ne Gezi parkı, ne betonlaşan İstanbul, ne de 10km ötelerindeki boğazın onlar için hiç bir şey ifade etmediğini görüyordum.
İnsanın hiçbir şekilde kendini ait hissetmediği bir şehrin yönetimini seçmesi, bunun için doğma büyüme İstanbullu olan  ve tüm anıları bu şehrin bir yerlerinde olan benim gibi insanların oylarıyla, aynı değerde oy hakkına sahip olması ,bana büyük bir adaletsizlik gibi geldi. Tıpkı benim deli gibi telefona sarılıp hangi muhtarın seçimi kazandığını merak ettikleri köylerinin muhtarlık seçiminde oy kullanmam gibi adaletsiz. Doğup büyümek kendi adıma söylediğim bir şey, ama aidiyet duygusu insanın bazen çok kısa sürede oluşturabileceği bir duygu. Yaşadığın yeri sahiplenmek için orada doğmak hatta orada uzun süre yaşamak bile gerekmiyor. Onlar İstanbulu ne kadar sahiplendiğine bizzat şahit olduğum bir sürü yabancıdan çok daha uzun süredir burada yaşıyorlardı ama İstanbul hala onların şehri olamamıştı.

Dün bir şeyi anladım. Bu bir mücadele değil bir gerçeklik. Bu ülkede birbirinden çok farklı, V harfinin farklı yönlerde ilerleyen iki çizgisi gibi ayrışan, bence bu alfabe içersinde çakışması mümkün olmayan iki yapı var. Birinin diğerini dönüştürmesi mümkün değil. Zaten belki de gerekmiyor. Çünkü dönüşmek, şu anki kimlikten vazgeçmek demek. Bunu ne onlar, istiyor ne de biz. Kendimizi küçük kurtarılmış bölgeler olarak gördüğümüz İsviçrelerimizde, bu insanların hayatlarına bulaşmadan yaşamaya alıştırmamız gerekiyor, onlar bize bulaştıkça da, belki daha da sıkışmamız. Benim bugünkü ekonomik sistem içersinde bu kültürel uçurumun kapanacağına dair en ufak bir inancım kalmadı.


Kapitalizm onları aç oldukları hayata bağlayan bir yol gibi fırsatlarla beslerken, bizi de sahip olduğumuz güvenceleri ve keyifleri elimizden kaçırma korkusuyla elinde tutuyor. Bütün dünyanın taşları değişmeden de, bizim hamlelerimiz kendi illüzyonlarımızdan başka bir şey değil. Ben olmayan bir ülkede yaşıyorum. Olmayan bir kültür içinde, olmayan bir farkındalıkla. Sorun sadece olmayanların ne kadarına, ne kadar zaman tahammül edebileceğimde, yoksa insanın bireysel yolları hep açık zaten...
 

13 Mart 2013 Çarşamba

GÜLE GÜLE...

3 yıl önce annem için bir yazı yazmıştım bloğa. 81 yaşındaydı annem 3 yıl önce. Aynı anda yaşlanmaya bağlı bir çok hastalık belirtisini birden göstermeye başlamıştı. O zamanlar bu belirtileri tamamen yaşlılığa bağlı panik ataklar ve depresyon gibi görürken, zamanla bunların demansının erken bulguları olduğunu anlayacaktık. Demans yavaş yavaş insanın zihinsel faaliyetlerinin ve daha sonra da bunlara bağlı yaşamsal faaliyetlerin zayıflaması demekmiş, öğrendik...
O zaman yaptıklarının komik taraflarını görerek, bunları her zaman kendince muzurlukları olan annemin yeni muzurlukları gibi algılayıp, onun bu çocuksu takıntılarına, korkularına, panik ataklarına kendimizce ayak uydurmaya çalışıyorduk.
Ne tam ona bir şey söylemeye çalışırken bir anda yerinden kalkıp yürümeye başlaması ve bizim panik olup ''ne oluyor yahu niye bu birdenbire fırladı şimdi'' derken, onun sadece yürüme vakti geldiği için kafasına taktığı adımları atıyor olması, ne akşamüstü 5 de yiyeceği şeftalinin nasıl soyulması gerektiğini sabahtan itibaren defalarca tarif ediyor olması, ne de sokağa her çıkışımda eve varır varmaz ona telefon etmemi tembihlemesi, ki her seferinde çıktıktan on dakika sonra bunu unuttuğu için arayıp söylemiyordum, bize o çocuksu paniğin ilerde onu nasıl bir insan haline getireceğine dair bir fikir vermiyordu.
Beş dakika yalnız kalamıyor, koltuğunun yanına koyduğu çalar saatine bakıp tuvalette kaldığımız saati hesaplıyor, biraz uzayınca hemen bizi çağırmaya başlıyordu. Hatta o küçük telaşlı adımlarıyla sonunda tuvaletin kapısına kadar gelip, niye hala çıkamadığımızı soruyordu. Biz de her seferinde aynı açıklamayı yapıyorduk:'' daha bitmedi anne!''.
Sabah kahvaltı tabağına konulacak 3 zeytin kazara dört oldu mu, bunu tekrar tekrar tembihlemesi günler boyu sürüyordu.
Gün geliyor sabırla onun bu takıntılarına katlanıyor, gün geliyor sinirden dönüp bir yerlere kafa atasımız geliyor, gün geliyor onun bu halleriyle gülüp eğlenebiliyorduk.
Annem 3 yılda konuşmayan, bizleri neredeyse hiç tanımayan, o küçük adımlarını hiç atamayan, yatağından kalkamayan bir hale geldi. Yiyeceği şeylerin adedine ve hazırlanışına takıntı yapmak yerine, yemek yemeği unuttu. Yutmanın nasıl bir şey olduğunu unuttu, öyle ki beslenmesi için başka yollar aranmaya başlandı.

Annem yalan söylemediğim tek insandı. Çünkü beni her ne olursa olsun, olduğum gibi kabul eden tek insandı. Hatta çoğu zaman suç ortağımdı.
Sevginin kurallarda değil kalpte olduğuna inanırdı. Küçük muzurluklar yapar, yaşına rağmen çocuk gibi benle uğraşırdı. Asla kızgın kalamaz hemen affederdi. Ondan aldığım en önemli özellik de bu oldu. İki güzel söz, bir gülücükle affedemeyeceğim insan yok bu hayatta...
Annemi 84 yaşında kaybettim. Çoğu insan için annesinin 84 yaşına kadar yaşaması bir lütuf. Ama anneye yaşı kaç olursa olsun doyulmuyor. Aklı hala başındayken, bilinci hala yerindeyken ''benim hala sevgiye ihtiyacım var'' demişti. Bilinci yerinde değilken de bu sözlerini unutamadım. Bu hayattaki son yarım saatinde elini o yüzden bırakamadım.
Sevgiye çok ihtiyacımız var. Ne kadar kibirli, ne kadar bencil, ne kadar güçlü olursak olalım, sevgiye ihtiyacımız var. Elimizi tutacak birileri varsa bu hayatta gerçekten bir şeyler yapabilmişiz demektir, gerisi sadece boş laf, egomuzdan bozma saçmalıklar...
Annemi sevgiyle uğurladık, o da huzurla gitti. Yolu açık olsun...

11 Ocak 2013 Cuma

ADINI SALI KOYDUM

 
4,5 milyar yıl önce üzerinde yaşadığımız şu dünya oluşmuş. 2 milyon yıl önce insanımsı diyebileceğimiz canlılar ve sadece 200 bin yıl önce de ''homosapiens'' denen ve bugün ait olduğumuz tür olan yaratıklar meydana gelmiş. Valla wikipedia'nın yalancısıyım ama tarihler aşağı yukarı heryerde aynı merak etmeyin, adamlar araştırıyorlar bizim için.
 
Neyse, diyeceğim o ki, 200 bin yıl nere, 4.5 milyar yıl nere... İş evrenin tarihine bakmaya geldiğinde, evrenin dünya tarihinden 3 kat daha eski (4,5 x 3 = 13,5 milyar yıl) olduğu söyleniyor ki, bu sizi şaşırtmasın, elbette evrenin de bir başlangıcı var yani...Şu yerlere göklere sığdıramadığımız insan türünün koskoca evren tarihinde yeri devede kulak bile değil anlayacağınız. Bu kadar bilimsel bir girişten sonra sakın bu yazının bilimsel bir yazı olacağını düşünüp, fen dersi mi, yoksa tarih mi işliyoruz korkusuna kapılmayın, çünkü bu yazının bu konularla uzaktan yakından bir alakası olmadığını birazdan anlayacak, sadece geyik yaptığımı görerek hayal kırıklığına uğrayacaksınız.
Konuya biraz gerilerden giriş yaptım ama anlatmak istediğim aslında şu dünyada insan olarak anlamlandırdığımız herşeyin tarihi, dünyanın gerçek tarihi düşünüldüğünde, ''sen daha babanın meyvesindeki vitamindin oğlum'' düzeyinden bile yeni. Mesela biz haftayı 7 gün bellemişiz ve hepsine de üşenmeyip her dilde ayrı bir isim vermişiz ya, aslında bu günlerin isimlerinin henüz deneme aşamasında olduğunu bile düşünebiliriz. Ama birisi gelse ve bize ''hafta artık 6 gün olacak ve ben salıyı kaldırıyorum'' dese kanımızın son damlasına kadar salıyı korumak ve o bir günümüzü yedirmemek için savaşacağımızı biliyoruz. Neden mi? Çünkü zaman algısı bozuk, çıkan günü yaşanmamış sayacak kadar safız çoğumuz. Hatta ''hayatımda salılar olmasaydı....'' başlığı altında facebook ve twitter ve bilumum sosyal medyada çıkacak zincirleme romantizm hareketlerini şimdiden görür gibi oluyorum. ''Salı günleri sevgilimle buluşur, tost yerdik'', ''ben salı doğmuşum, o zaman doğmamış olurdum!'', ''kurban bayramı salıya geliyordu, şimdi tatil olmayacak mı?'', ''Salımı seviyorum'',''Salıyı sevmeyen bizden değildir'' gibi salı fanatikleri çıkarak, ortalığı ayağa kaldıracaklar. Bir grup ise ''salı günü işten atılmıştım'', ''sevgilimi salı günü basmıştım'', ''salı sallanır'' diyerek bu duruma amansızca destek verecek ve salısız bir hayatın, sorunsuz bir hayat olacağı inancıyla bütün problemlerin çözüleceğine inanacaktır.
Kısaca sorun bir değişim olduğunda ona göstereceğimiz direnç için o kadar çok neden uydurabiliriz ki, bu uydurma durumu, değişime boyun eğmek için sık sık kullandığımız bir süreç haline gelebilmekte. Tek yapmadığımız ise, değişimi sadece olduğu gibi kabul edip sonrasına ayak uydurabilmek.
 
Birilerinin 1000 yıl önce söylediği şeylere bugün hala körü körüne inanmak yerine, ''acaba böyle olsa ne olur?''diye sorabilseydik eğer, bugün daha sorunsuz ve daha barışçıl bir dünyada yaşıyor olmaz mıydık? Herkes haftada salının olmadığı bir düzen düşünse, bunun dünyanın sonu olmadığını görmez mi?
Alışkanlık ve sabitlik insana güven duygusu verir. Sürpriz yoktur, pazartesiden sonra salı gelir ve hep gelecektir. Bunu bilmek bizi rahatlatır. Plan yapar kendimizi güvende hissederiz. Sistem de bunun üzerine kuruludur ki, bu planları daha da fazla yapıp,henüz yaşamadığımız zamanları düşünerek yatırım yapalım. Eğer bir gün salı olmayacağını bilirsek, salı günleri harcamayı planladığımız paralar da bir tarafımıza giriverir sonra. Güven duygusu insanın varlığını devam ettirebilmesi için gereklidir. Evrim de bir noktada böyle ilerlemiştir. Canlılar varlıklarını devam ettirebilmek için en güvenilir yolları bir şekilde seçmişlerdir. Ama açılımı yakalayanlar, biraz merak edip o güvenlikten yakayı bir parça sıyıranlarla olmuştur. Bir gün salıyı kaldırmak iyi gelebilir. 200 bin yılın kaçında salıya salı dediğimizi düşünürsek, salının hiç de önemli olmadığını anlamak çok daha kolaylaşır. Üstelik 4,5 milyar yıllık dünya tarihinde salıya salı diyen ve ona göre yaşayan kaç kişi olduğumuzu düşünürsek, insan olarak kendimizi, değerlerimizi, alışkanlıklarımızı, inançlarımızı, soyumuzu, malımızı dev aynasında görmekten vazgeçebiliriz belki.
Belki bir gün haftanın günlerinin sayısız olduğu, isimlerinin keyfimize bağlı olduğu zamanlar gelir ve insan türü yeterince evrimleşerek bu güvensizliğinden kurtulur. Ama siz üzülmeyin bazıları yine de haftanın 2. gününün adını salı koyar, sırf dalga geçmek için geçmişleriyle...

10 Aralık 2012 Pazartesi

ÇOK EMİR

Geçenlerde bir kaç arkadaş 10 emir konusunda kızamıksal bir tartışmaya girmiştik. Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın! diye 10 emri, kendi kıt bilgimiz çerçevesinde sayalım derken, yapılmaması söylenen bir çok şeyi, büyük bir zevk ü sefa içinde yaptığımızı görüp, kendi 10 emirlerimizi şöyle bir masaya dökelim dedik!
 
Ben kendi adıma ''öldürmeyeceksin'', ''can yakmayacaksın'' ve ''paylaşacaksın'' dan sonra, yapılması ve yapılmaması gereken ve mümkün olan, hiç bir şey bulamayarak masanın en ahlaksızı konumuna düşüverdim. ''Kardeşim bu ne genişliktir, üç beş kural daha koy, üç tane emir mi olurmuş!'' nidaları arasında kendimi sıka sıka sonunda ağzımdan ''adil olacaksın'' diye bir cümlenin çıkmasıyla kendimi dipsiz kuyuda buluverdim. Zorlayınca insan böyle boka batıyor işte!
 
Şimdi adil olacaksın ''emri'' beni niye bu duruma düşürdü? diye siz kendi kendinize soruyor olabilirsiniz. Hayatta söylediğimiz, kendimize veya başkalarına yakıştırdığımız bir çok sıfatın, aslında çoğunlukla laf kalabalığı olduğunu düşünen biri olarak, size bunu açıklamak da elbette boynumun borcu olur.
Şimdi bu adam çok dürüst dersiniz de, o adamın bazen kendine bile dürüst olamadığını defalarca görürsünüz. Herkesin duruma göre, koşullara göre kendi sıfatlarından arındığı ve sapıttığı anlar varken, insanlara genellemeler yaparak kelimeler yapıştırmak çok anlaşılır değil elbette. Sonuçta ''adil olacaksın'' deyince de arkasından ''neye göre, kime göre, ne zaman vs gibi bir sürü soru gelince kendi kendimi köşeye sıkıştırmış biri olarak, bir yerlerden kafayı çıkartmam gerektiğine karar verdim.
 
Dünyada insanın hak olarak gördüğü şeyleri tanımlayan, dinden başla, ideolojiden gir, kültürden çık, o kadar alan varken kimin hakkından, kimin adaletinden bahsetmek gerekir, gerçekten bu kocaman bir muamma olur! Bir de işin içine kişisel dürtülerimiz, duygularımız, ilişkilerimiz ve menfaatlerimiz karıştı mı, hele bir de ''rasyonalizasyon''(kendince mantıklı bir açıklama bulma) gibi, insan türünün bence en önemli varoluş silahını da bunlara ekleyince, ortada adalet tek dişi kalmış bir fare bile etmez!
 
Bir kral kendi kurallarını tanımlar ve adaletini ona göre kurar. Uyanlara adildir uymayanları yakar. Burada adalet tutarlılıktır. Aynı suçu işleyene aynı cezayı verirse adil hükümdar olur. Ama kurallar ne kadar adildir? Kralın keyfi ''yoğurt yemeyeceksin!'' kuralını çiğneyen her kişiye aynı cezayı vermesi onu adaletli yapar mı? Ya da yoğurdu sırf krala gıcıklık olsun diye yiyenle, açlıktan ölmemek için yiyen arasında bir fark yaratır mı?
 
Günlük ilişkilerimizde herkes kendi kendinin kralıdır. Hepimizin ilişkilerimizde kullandığımız, yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler diye, kafamızda alt metinlerimiz vardır. Ama hepimiz tutarsız krallarızdır. Bazen işimize gelir görmezden geliriz, bazen duygularımız işin içine girer, sevgimizden tepki veremeyiz. Ya da tam tersi aşırı tepkiler veririz. Adalet zaten sübjektifken ve bir de tutarsızken, o zaman nasıl ve hangi durumda güvenebiliriz? Tüm bunlara rağmen güvenme ihtiyacımız o kadar fazladır ki, kafamızda kişiye ait bir öngörü şeması oluşturmaya çalışarak, onun adaletini anlamaya çalışırız. Bu konuda asla anlayamayacağımız tamamen keyfi ve bencil bir adalet anlayışına sahip kişiler de çıkar karşımıza mutlaka, o zaman da onlara güvenmemeyi seçer, adaletsizlikten olabildiğince daha az yara alırız.
 
Adalet tutarlılıktır derken, kralın yoğurt yemeyeceksin emri karşısında verilecek cezada tutarlı olması onu adil yapar mı diye sormuştum ya, tabi ki yapmaz! Yoğurt yemeyeceksin kralın keyfi kuralıdır çünkü. O zaman söylediğim şeyle çelişirken, bu çukura iyice battığımı düşünmeyin, bir yolunu bulur çıkarım elbet! Keyfi olmayan kural var mıdır peki? Sana doğru bana yanlış olmayan, sana iyi bana kötü olmayan, sana yararlı bana zararlı olmayan şeyleri bulmak her zaman mümkün olabilir mi?
 
İşte tam burada işin içine biraz empati (kendini başkasının yerine koyma, onun gibi düşünmeye ve hissetmeye çalışma), biraz vicdan giriyor. İnsanlar ise, maalsef genellikle bu empati ve vicdan konusuna yeteri kadar kafa yoramadıkları için, din, ideoloji, ahlak vs. gibi yazılı metinlerle, sana uydu bana uymadı, bugün uydu yarın uymadı demeden, ezbere adaleti giymeye çalışıyorlar. O zaman da adalet güvenin temeli olmaktan çıkıp ancak mülkün temeli olarak varoluyor.
 
O yüzden düşünüp düşünüp üç emirde karar kıldım: ''öldürmeyeceksin, can yakmayacaksın, paylaşacaksın!'' Gerisi herkesin kendi vicdanına kalmış...

30 Nisan 2012 Pazartesi

HAKLI ÇIKMA SANATI...

Son zamanlarda okuduğum muhteşem kitabın adı ''Eristik Dialektik''. Öyle adına bakıp ürkmeyin hiç de anlaşılmayacak veya sizi felsefenin derin sularında boğacak bir kitap değil. Adının fiyakasının yanısıra, tam da günlük yaşamın yansıması ''reality show'' tadında bir okumalık. Kitabın adının açıklaması olarak ''Haklı Çıkma Sanatı'' da diyebiliriz. Yazan kendi şahsına münhasır, pek karamsar, pek açıksözlü, ama dünyanın nimetlerinden pek faydalanamamış olmanın getirdiği öfkeyle, pek saldırgan filozofumuz, yüce üstat ''Schopenhauer'' beyefendi.
 
Bilen bilir belki ama, bu sevgili filozofumuz küçük yaştan itibaren özellikle annesi tarafından maruz kaldığı sevgisizlik sonrasında, kimseyi sevmeyeceksin!, hiçbirşey beklemeyeceksin!, hiçbir şey arzulamayacaksın! vs gibi, onemirvari bir liste çıkararak, okuyanları ''bari ölelim, bu hayat yaşamaya değmez!'' modunda bir ruh haline sokmuş ve hayattan bezdirmiştir; ancak biraz derine dalıp, o derin zekanın keşfettiği gerçekleri yakalamaya başladığınızda da, ''vay be! bu adam hayatın sırrını çözmüş, onunla ciddi ciddi dalga geçiyor'' kıvamına gelirsiniz ki, benim bu kitabı okurken hissettiğim durum da tam olarak budur.
 
Kitaba gelince, hergün yaptığımız sakin veya şiddetli, ılımlı veya ateşli bir sürü tartışmada bilinçli veya bilinçsiz olarak kullandığımız bir sürü taktiği oturup, çıkarıp, hesaplayıp yüzümüze vuran, bunu yaparken de, yüzsüzlüğümüzle dalga geçmemize neden olan son derece değerli bir çalışma. Açık açık, haklı olup olmamanın veya adaletin bir boka yaramadığını, önemli olanın sıradan insan için, ki hepimiz aynı kategoriye giriyoruz, tartışmadan galip ayrılmak olduğunu, zavallı egolarımızın tartışmalarda yenilmeyi kaldıramayacak kadar kırılgan olduğunu öyle güzel anlatıyor ki, basitliğimizle barışıyor, hırsımızla yüzleşiyor, bir de üstüne üstlük bundan hiç de utanmıyoruz.
Yani kısaca bu kitap için söyeleyebileceğim en önemli şey, hiç de ''politically correct'' (politik olarak doğru, diplomatik, ortayolcu, tavşan boku gibi ne akar, ne de kokar, kibarlık için kasan, bir yöntem ve konuşma şekli) olmadığıdır.
 
Kitabın içinde bölüm bölüm tartışmadan galip çıkma taktikleri anlatılmış, öyle ki, nerede yalan söylenmesi gerektiği, nerede yanlış kanıt sunulması gerektiği, nerede psikolojik baskı yapılması, nerede çekip gidilip (karşı tarafı piç gibi bırakıp), nerede anlamazdan gelinmesi gerektiği süper bir şekilde belirtilmiş. İşin enteresan tarafı, konuyu böyle ortaya koyunca çok çirkin görünse bile eminim herkesin mutlaka tartışma sırasında, zaman zaman uyguladığı bu taktiklerin işe yarıyor olması. Ama tabi ki üstat bu konuda kitabın sonunda gerekli uyarıyı yaparak, bu işe yarayan taktiklerin aslında genel bir kendini kandırma durumu olduğunu, komplekslerimizi yatıştırmaktan ileri gitmediği, o gün eve gelen ekmek misali karnımızı doyurduğunu, ama hayatımızı güvenceye almadığını anlamamızı da sağlıyor.
 
Özellikel son hile olarak anlattığı ''kişiselleştirme'' de geldiği nokta, tıpkı bir chef d'oevre, bir masterpiece, bir başyapıt!..
 
Diyor ki üstat,''..tartıştığınız kişinin üstün olduğunu görüp, haklı çıkacağını anladığınız zaman, işi kişiselleştirerek hakaret, saygısızlık ve kabalığa başvurabilirsiniz. Tartışma konusundan uzaklaşın çünkü orada oyunu kaybetmişsinizdir, tartıştığınız kişinin üzerine saldırın, konuya ait argümanlar üretmekten vazgeçip, karşınızdaki kişinin kişiliğine ait argümanlar geliştirin. Bu zaten herkesin çok kullandığı bir yoldur çok sevilir. Neredeyse bütün tartışmalarda vardır.  Peki biri size bu yöntemi uygulamaya kalktığında ne yapacaksınız?...''
 
Schopenhauer de herkes gibi aynı şekilde karşılık vermenin sonunda karakolda ve gazetede 3. sayfa haberi olarak biteceğini bildiği için bu yöntemi önermiyor. Onun yerine karşı tarafı çıldırtacak bir soğukkanlılığa bürünerek ve onun kişisel sataşmalarını duymazdan gelerek konu hakkındaki zaferinizin tadını çıkarın diyor.  Tabi bunun karşı tarafı çıldırtacağını da bildiği için, kibirinin tatmin edilmediği durumda, kendisine hiçbir haksızlık yapılmamış bile olsa, sadece tartışmada yenildiği için, işi kişiselleğe döken insanın ciddi bir yara alacağını, insanların ancak kendilerini başkalarıyla kıyaslayarak kibirlerini tatmin edebildiklerini, tartışmada yenilmenin bu insan için zihinsel gücünün başkalarının altında kalması anlamına geldiğini ve saldırmaya devam edeceğini söylüyor.
 
Eğer ortaya çıkacak olan bu kadar stresle başedemeyecekseniz en güzel yolu da tarif ediyor: ''İlk karşına çıkanla tartışma! Yalnızca iyi tanıdığın, saçmasapan şeyleri savunmayacak kadar anlama yetisine sahip olduğunu ve utanılacak durumlara düşmeyeceğini bildiğin kişilerle tartış! Otoritenin veya kendi egosunun dikte ettiklerine göre değil, nedenlere, gerekçelere dayanarak tartışmayı sürdürenlerle, sunulan nedenleri dinleyip dikkate alanlarla ve nihayet gerçeğe ve adalete, karşı tarafın ağzından çıkıyor olsa bile değer veren, kendisinin haksız olduğunu kabul edebilecek kadar adil olanlarla tartış. Demek ki, 100 kişi içinde tartışabilecek ancak 1 kişi bulursun, olsun sana yeter. Diğerlerini bırak onlar kendi aralarında konuşsunlar, bırak onlar kendi yanılgılarında anlaşsınlar. Sonuçta Voltaire'in dediği gibi: ''La paix vaut encore mieux que la verité'' (Barış hakikatten daha değerlidir)...

17 Şubat 2012 Cuma

DÜNDEN BUGÜNE AŞKA BAKIŞ:)

Sevgililer günü nedeniyle midir nedir, çok fazla aşk muhabbetine maruz kalmaktan dolayı dayanamadım, içimdekileri dökeyim dedim. Zaten arada sırada bu konuyla ilgili yazmışlığım vardır, ama bu sefer, biraz iğne çuvaldız hesabı yapıp, aşk yanlışları!!! üzerine konuya girmek istedim. Konu başlığına bakıp, teorik kavramsal bir inceleme bulacağınızı sanmayın, tamamen sübjektif ve tamamen duygusal! bir yazı oldu bu...

42 yaşına gelmiş bir kadın olarak, bugün aşktan anladığımla, yirmi yıl önce aşktan anladığım arasında çok ciddi fark var. Bunun olumlu bir şey olduğunu, yaşlandıkça olgunlaştığımı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Yirmi yıl önce aşktan anladığım şey, sanki kulağa daha olgun ve ayakları yere basan bir durum yaratırken, bugün anladığım şey ise tam bir keyif kaosu, coşku felaketi, tutku curcunası, heyecan çelişkisi falan filan, bilmem anlatabiliyor muyum?

20 yaşındayken, sevgilileri, kendilerine romantik sürprizler yapan, çiçekler, hediyeler alan arkadaşlarım vardı. Gözümle hiç de tutmadığım bu sevgilileri, paranoyakça bir düşünceyle eleştirir, hatta durumu ''sevgilisine böyle bir şey yapma ihtiyacı duyuyorsa, kesin sakladığı bir şey vardır, yoksa aldatıyor mu?'' noktalarına bile vardıracak kadar ileri gidebilirdim. Çünkü gerçek sevginin hiç bir şeye ihtiyacı yoktu, bana göre, hatta söylemeye bile! Cahillik işte! Bu şekilde düşünüyor olmanın, kedinin ulaşamadığı ciğere mundar demesinden mi, yoksa, ''akıllı kadınları yaptığın güzel şeylerle kandıramazsın'' kompleksinden mi kaynaklandığını, şimdi pek de analiz etme imkanı yok. Hepsi de olabilir tabi ki.

Sonuçta süprizsiz, hediyesiz, çiçeksiz ve de, bildik o biçimsel romantizmden tamamen uzak aşkları seçerek ve yaşayarak, kendimi çok değerli kıldığıma inanıp, muhtemelen karşı tarafta da, ''ne harbi kadın yahu! hiç biçimsel gösterişlere metelik vermez, tav olmaz, helal olsun'' düşünce tarzının gelişmesine ve yerleşmesine de sebep oldum. Büyük başarı gurur duyuyorum kendimle!!!

Sevgi ve saygıda kusur edilmeden, hayat içersindeki ihtiyaçların karşılandığı, dürüstlük ve güven dolu ilişkileri sayfa başlarına yazarak, sonraki cümleleri de hep kopyalayarak aşkı yaşayıp, bununla da mutlu olmak, işte, yirmi yaşında keşfedilen, bilinen ve tercih edilen aşk düşüncesi tamemen bu kadar aklı başında ve başarılıydı.

Sonra geldik 42'ye ve birden ergen damarları mı gevşedi, yoksa aşkı bu kadar küçümsemiş olmanın acısı mı çıkmaya başladı nedir, bilmiyorum, düşüncelerde bir sapma bir bozulma olmaya başladı ki, insanın o yirmi yaşındaki aklı selim halini yanına çağırıp, ondan bir nutuk dinleyesi geldi.

Dün akşam izlediğim bir dizide sevgililer gününü kutlamak için sevgilisiyle bir akşam yemeği programı yapan çok yoğun bir kadın cerrahın, işinden dolayı bu yemeğe yetişememesi, ama onun bu durumunu anlayan sevgilisinin, gecenin 11'inde mumlar, şarap ve çok özel bir menü ile doktor odasında bir masa hazırlatarak yine de o geceyi kutlamalarını sağlaması, tarafımca eskiden ''göz boyamacı, boş romantizm'' olarak ifade edilirken, bugün gözlerim dolu dolu ''ayy! ne romantik!'' dememe neden oluyorsa, gerçekten ya bir nutuğa, ya da sıkıca bir sarsılmaya ihtiyacım var demektir.

Elbette ''kapitalizmin, tüketim toplumunun, senin saf duygularını materyalist ifadelere yenik düşürmesine izin verme!'' diyecek çok aklı başında arkadaşlarım da olacaktır. Hepsine birden maalesef, ''hadi leeeennn!'', diyeceğim kusura bakmayın, çünkü her türlü saf duygumun artık bu biçimselliğe yenik düşmesine izin verecek kadar direndiğimi ve hayatın, ilişkilerin bir tek çiçekle bile maddeleştiğinde, çok daha farklı bir boyutta yaşanabildiğini düşünüyorum. O yüzden yirmi yaşındaki idealist halimin söyleyeceklerine maalesef şu an için karnım tok!

Son olarak bugün gazetede okuduğum bir yazıyı da paylaşmak istedim. Gustave Flaubert'in sevgilisi Louise Colet'ye yazdığı 1846 tarihli bir mektuptan alıntılanmış kısa bir bölüm, belki de bugüne kadar okuduğum en içimi gıcıklatan aşk ifadeleriydi: ''Seni ilk gördüğüm yerde aşkla, coşkuyla ve öpücüklerle sarmalayacağım. Seni bayılıp ölene kadar bedenin bütün şehvetleriyle tıka basa doyuracağım. Yaşlandığında bu birkaç saat aklına düşünce, neşeden kemiklerinin titremesini istiyorum''

Daha başka ne denebilir ki!!!

27 Aralık 2011 Salı

TEHLİKELİ AKLIN SABUKLAMALARI....

TVde Levent Kazak tarafından hazırlanan ''Heberler'' programına birşeyler yazmam istenseydi, muhtemelen böyle bir şey yazardım ama maalesef bu yazacaklarım bir mizah programının metni olmaktan çok uzak! Ama aynı zamanda başka bir şey olamayacak kadar da trajikomik!
Hani Fransa bir yasa çıkardı, hop oturuldu, hop kalkıldı, çok tartışıldı, yüreğimize oklar saplandı, arkamızdan vurulduk, öldük öldük dirildik, zamanında öldürülen herkesten daha fazla acı çektik!
Bu konuda herkes bir şey yazıyor, çiziyor da, bu sabah okuduğum bir yazıda yazanlar sonrasında, insan zekasının ilerililiğinin ve aynı zamanda geriliğinin, cinliğin ve salaklığın ve becerinin ve beceriksizliğin aynı anda olduğu, gerçekleştiği vuku bulduğu bir duruma şahit olmanın dayanılmaz ağırlığını yaşıyorum.
Şimdi yazıyı yazanın kim olduğu önemli değil ancak bu eleman bayağı bir çalışmış (wikipedya araştırmasını çok iyi yapmış), ve muhteşem bir şey yakalamış. Şu ermeni sorununu, sorunsalını, problemini kökünden çözecek bulguları elde etmiş. Herkes daha yerinde sayadursun bu zat, uğraşmış ve bulmuş! Hem de kaynak olarak sadece wikipedyayı kullanarak! Zaten eskiden bunu keşfedememiş olmanın sebebi bence ''eskiden wikipedya mı vardı be kardeşim'' cümlesiyle çok net açıklanabilir.
Eleman tezine şöyle başlıyor: '' Eskiden biz kendimize Türkiye diyorduk ama İngilizler bize ''Turkey'' demeyi seçtiler! Yani hindi bizim topraklardan Avrupaya yayılınca bize Turkey demeye başladılar. Yani bizim adımız hindiden gelmiyor, onlar bu garip hayvancağızı bişeye benzetemeyip bir isim üretemiyorlar ve ona geldiği yer olan Turkey diyorlar'' (Şu zavallı ingilizlerin akıl kıtlığına bir yanalım önce, dünyadaki binlerce çeşit hayvana isim bulmuşlar ama şu güzide Türkiyeden kaçan hayvana bir isim bulamamışlar!) Biz de böylece hindinin isim babası olup onunla özdeşleşmişiz.
Şimdi konu neydi ne oldu, ermeni sorunundan girip hindiye nasıl geldin, diyebilirsiniz ama biraz sonra yazacaklarım bir şeye nereden girip nereye varma konusunda, hepimizin en ince saç telini bile titretecek bir durumla karşı karşıya olduğumuzu hepinize gösterecek merak etmeyin!
Eleman tüm semantik ve linguistik bilgilerimizi sorgulatacak yeni bir açılımla çalışmasına devam ediyor ve ''Türk'' sözcüğünün kökü ile arapçadaki ''terk'' sözcüğü aynı kökten türemiştir!'' diyerek bize yeni bir ufuk açıyor. Buradan da ''talking turkey, cold turkey deyimlerine gönderme yaparak, bunların bir şeyi terketme, birine bir şeyi bırakma anlamına geldiğini söylüyor.
Buradan çiftleşen hindilere atlayıp genelde toplu halde çiftleşmeye giden hindilerin güçlü olanın aktif hale geldiği bir çiftleşme yaşarken, arada güçsüze de hak tanıyıp ''dişi'' bıraktığı mesajını alıyoruz. Yani hindiler kendileri için en önemli konudan bile arada sırada vazgeçebiliyorlar.
Buradan nereye çufçufluoyoruz peki? Türk, terk, turkey, hindi derken elemanımız diyor ki, Türkler bırakır, vazgeçer kendileri için sonuçta kötü olacağını düşünseler bile bir şeyi bırakabilme yetisine sahiptirler''
Ay yazarken bir şeyler olmaya başladı bile bana, soldan soldan mı geliyor, tünelin önünde ışık mı gördüm, anlayamadım henüz ama gözümün önünde bazı şimşek çakmaları yaşamaya başladığımı söyleyebilirim.
Ama dayanmam gerek çünkü dahası var!
Eleman buradan yola çıkarak, Ermeniler ile Türkler arasındaki farka atlıyor ve diyor ki, ''biz Türkler geçmişimizi geçmişte bırakma becerisine sahipken Ermeniler geçmişlerini geleceğe taşıyorlar''
Yani Türk ve terk aynı kökten bu yüzden biz bırakıyoruz!
Yani Hindi, yani ingilizlerin isim veremediği Turkey çiftleşirken bile ''si...ş'' hakkını arada güçsüze bırakabiliyor
Yani o yüzden Turkey ismi Hindiye cuk oturmuş
Ya da hayvanlara Turkey dendiktenten sonra adını aldıkları ulusa yakışır birer hayvan olma yolunda gururla çiftleşiyorlar
Yani Ermeniler sözcük köklerinde ''bırakma'' gibi anlamlara sahip olmadıkları için geçmişi bırakamıyorlar
Ya da onlar Ermeni zaten, kelime kökü ne olursa olsun Türk olmadıkları için bırakamazlar (genetik yani)
Zaten geriye bakma ileri bak, geçmişte yediğin naneleri unut, boşver gitsin! Unutamayanlar düşünsün, hatta psikoloğa gidip geçmişleriyle hesaplaşsınlar
Bir de Hindistan var onu da ben uydurdum
Hindistan türkiyeden giden hindilerin kurduğu bir ülke olabilir mi?
Onlar nasıl çiftleşiyorlar acaba, toplu mu yoksa tekil mi?
Arada birbirlerine bir şeyleri peşkeş çekiyorlar mıdır sizce?
Ermenilerle bir alakaları var mıdır?
Ermeniler çiftleşirken çok mu bencil oluyorlar?
Hindi ve Ermeni arasındaki ortak nokta Türk müdür?
Türkler unutur mu, bırakır mı, gider mi?
Ermeniler ne yapar?
Bir gün bir Hindi, bir Türk, bir Ermeni ve bir Hintli bara girmiş...hadi leennnnnn hepinizi şimdi!!!!!

1 Aralık 2011 Perşembe

SEVMİYORUM İŞTE!!!

Artık aşk yok çünkü herkes kendisine aşık!
 
Çok uzun zaman önce okuduğum bir yazıda bunu not almışım. Yazardan binlerce defa özür diliyorum, çünkü adını yazmayı unutmuşum! Ne büyük saygısızlık! Ben böyle güzel laflar edeceğim, birileri nemalanacak, ama adımı bile anmayacak! Yani bu durumda, kendimle bu yazıyı yazıp yazmama konusunda oldukça büyük bir mücadele verip, sözcükleri arka arkaya googlelayıp, yine de yazanı bulamayınca, bari ''sözlerim birileri tarafından değerli bulundu'' diye sevinir avuntusuyla, sonunda yazmaya karar verdim.
 
İlk satırdan başlamak gerekirse, aşkın zaten çok bireysel yaşanılan bir duygu olduğu ile ilgili tüm saygıdeğer filozoflar ve de konuyla ilgili çalışan psikologlar aynı fikirdeler. Yani aşkı yaratıyoruz, yaşıyoruz tüketiyoruz vs, ama bütün bunları, aşkın nesnesini sadece kullanarak biz yapıyoruz. Kafamızdaki tanımı karşımızdakine yansıtmak, çoğu zaman da dayatmaktan başka bir şey yapmıyoruz.
 
Zaten aklımız başımıza gelip de, rüyadan uyanınca neleri kafamızda ne kadar eğip büktüğümüzü de görmüş oluyoruz. Bazıları bu rüya durumuna +/- 3 yıl diyor. Bence bu uyku bağımlılığıyla doğru olarak değişebiliyor. Kimisinin rüyası 15 saniye, kimisi ise Cristopher Nolan bey'imizin ''inception''da buyurduğu üzere, bir ömür olabiliyor. Yani kısaca katmanlaşma meselesi diyebiliriz buna.
 
Ne kadar rasyonalizasyon becerisi, o kadar katman, o kadar rüya, o kadar mutluluk...Denklem basit de uygulama biraz ağır!
Sonuçta yine geldiğimiz nokta, aşkın ömrünün bireyde bittiği veya uzadığı durum oluyor.
 
Ama adı bilinmeyen daha doğrusu hatırlanamayan yazarımızın aşk derken, belki de anlatmak istediği çok daha geniş bir kavram olan ''sevgi'' olabilir mi, diye düşünüyorum. Yani kimse artık kimseyi sevmiyor, çünkü herkes kendini seviyor deseydik biraz daha anlamlı olur muydu?
 
Ben yine oturduğum yerden ahkam kesme modunda olaraktan ''olurdu'' diyorum.
İnsanlara kendilerini sevmelerini sürekli öğütleyen bir sistem içinde yaşıyoruz. 
''Sev, kendini!'', ''Sen bir tanesin'', ''En değerli sensin!'', ''...ir et başkalarını!'' ''Kendini sevmenin 999 yolu!'', vb gibi bir sürü kitap, program terapi her yanı sarmış durumda! Şöyle bir kitapçıya gittiğiniz zaman kafayı bir kaldırıyorsunuz, her yer bu kitaplarla dolu.
Valla ben biraz utanıyorum kitapçıda. Vay ben neymişim yahu diyerek kafayı montumun yakaları arasına gizleyip, atkıyı biraz daha yukardan bağlayıp, ''yok yok abartıyorsunuz canım valla çok bi şiy değilim yani'' edalarıyla, dar atıyorum kendimi dışarı. 
Herkes kendini sevecekmiş kardeşim!
Niye? Çünkü insanız diye! Yani yanıt çok kolay!
İster yukarda birisi bizi insan olarak bu evrene gönderdi diye, isterse dna'larımız tesadüfi bir insan türü canlısı olarak bir araya gelip, sonunda bu hale evrimleştik diye mutlu olmalı ve kendimizi sevmeliyiz.
 
Sevgi doğada salt bulunan bir kavram mı, yoksa insanın bazı davranışlara atfettiği bir anlam mı, burası tartışılır, ama sevginin bir gaz bulutu gibi dolaşmadığı bir gerçek. Yani bir yerden türüyor sevgi. Eğer türettiğimiz yere de bazı değerler oturtamıyorsak, ortada kalıyor ve boşalıyor sevgi.
 
Yani herkesi sevelim de, niye sevelim? Herkese adil olalım, herkese eşit hak verelim, elbette bunlar tartışma konusu bile değil bence, ama herkesi sevmeyelim! Bırakalım sevginin değerleri sübjektif kalsın. Kendimizi de hakettiğimiz için sevelim ki, haketmek adına hayat boyu bir şeyler yapmaya devam edelim. Yoksa sadece ortaya çıktık, varolduk diye kendimizi sevmek biraz fazla narsistçe olmuyor mu? Narsizmin içi boş kutusuyla kendimizi sunmayalım.
''Kendimi seviyorum çünkü'den sonra söyleyecek iki çift sözümüz olsun.
Valla ben herkesi sevmiyorum, çoğu zaman kendimi de sevmiyorum ama o kadar çok sevmek istiyorum ki! En azından böyle avunuyorum...

21 Kasım 2011 Pazartesi

PAM.......ŞŞŞTTTT!!!

Uzun süredir yazamıyorum çünkü yazıya ''dinleyin sevgili pampişlerim'' başlığı ile başlama dürtümü tedavi etmeyi ancak başarabildim! Bu tedavi olmuş halidir kimse tek laf etmesin!
Cümleler pampiş modunda başlayınca pampiş modunda devam edecek diye korkudan öle öle, bari bir süre ara verirsem, bu durumdan paçayı kurtarırım diyerek bekledim, biraz düzeldim, ama bu sefer de, pampişsizliğin dayanılmaz ağırlığı altında, bir arkadaşımın deyimi ile "beyin ölümü gerçekleşmiş'' ülkemde herhangi bir konuda fikir belirtmenin, körler sağırlar birbirini ağırlardan öte bir anlam ifade etmediğini düşünerek hiç bir şey yazamadım.
Düzelmedim, ama insan bu, her ortama ayak uydurabilmeyi başarabilmiş evrimsel mucize misali, kendimi yine bir şeyleri yazarken buluverdim.
Bu yazının bir konusu olacak mı diyenler için, vallahi de billahi de ben de henüz bilmediğimi söyleyebilirim. Yani laf olsun torba dolsun, yazı olsun sayfa bitsin misali başladım ama nereye gider, ben giderken siz gelir misiniz, gelirseniz de umduğunuzu bulur musunuz, orası allah kerim!
Biraz ciddileşmemiz gerekirse, şu aralar Erdemin Kökenleri'' adı altında bir kitap okuyorum. Meraklısı bilir kitabın yazarı Matt Ridley, daha önce ''Genom'' adlı kitabıyla karşımıza çıkmıştır. İnsanın ne menem bir şey olduğu konusuna kafayı takmış biri olarak,( eğer ufak da olsa bir ipucu bulamazsam gözüm açık gidecek), bu amcamın kitabı benim için oldukça ilgi çekici oldu. Okuması zor, biraz bilimsel terimlerden anlamak, biraz evrim biraz antropoloji, biraz zooloji vs falan bilmek gerekiyor ki, ben kitabı çok rahat okuyabiliyorum... (anladınız siz onu!). Her ne kadar Matt Bey kitabında bilimsel araştırmalar ve çalışmalardan yararlanarak, canlıların özünde ''altruistik'' (kendinden önce başkasını düşünebilen) bir özellik olduğunu anlatmaya çalışsa da, bana her geçen gün daha da yabancı gelen bu düşünceye, ''hadi lennn!!!'' diyesim geliyor!
Hatta son zamanlarda ''empati''nin bir çiçek adı, toleransın bir çeşit motor türü, rasyonel'in de profesyonel bir dansöz adı olduğuna inanmaya başladım. Böylesi çok daha kolay, kendinizi ikna etmek için düzinelerce kitap okumaya gerek kalmıyor, biraz çevrenize bakıp, biraz da gazete okuyunca, tüm bilimsel araştırma sonuçları elde ettiğiniz gözlemin yanında solda sıfır kalıyor. Yani boşu boşuna Matt beyin yıllarca emek vererek bilimsel araştırmalardan derlediği, içinde günümüzün önde gelen bilim insanlarının bir sürü fikri, yorumu, hatta kabulu olan maddelerin yer aldığı bu kitabı kesinlikle okumayın diyorum. Değmez, uğraşmayın! Pampişsiz bir hayatın içinde kaybolup gitmeyin.
Ben dedim size, ben giderim de, siz gelirseniz neyle karşılaşırsınız bulduğunuz size yeter mi, onu bilemem diye!
Yani aranızda hala saf saf, insanın iyiliğine olan inancını yitirmemiş olanlar için şiddetle tavsiye edeceğim bu kitapta, Matt Ridley, toplumların ortaya çıkış nedeni olarak akıl ve vicdan gibi, son derece değişken özelliklerimizin değil de, varolabilmek için gerekli milyonlarca yıllık genetik programımız olduğunu söylerken, aslında biraz o muhteşem zekamıza da bel altı vurmuş oluyor. Olsun, biz yine de pampişliğimizle çok mutluyuz, gerisi vız gelir, tırs gider vallahi...
Hani bu ne alaka şimdi diyenlere de son sözüm, ben size cenneti vaadetmemiştim ki zaten!

28 Temmuz 2011 Perşembe

TEPKİ BOZUKLUĞU DURUMLARI

İnsan bazen tepki bozukluğu dediğimiz bir semptom gösteriyor. Tabi tepkilerin hangisinin bozuk hangisinin düzgün olduğunu, neye göre belirlediğimiz ayrı bir yazı konusu olabilir, ama biz şimdi o konulara girmeyelim ve bozuk tepkilerimizi genel kabul üzerinden değerlendirelim.
Bu semptomu sabah gazete okurken fazlasıyla gösterdim. Silopi'de polisin attığı gaz bombasıyla ölen 13 yaşındaki çocuğun haberini okuyup; işte, cenazesinde birileri şehit sloganları atarken, bir yandan polisin terörist muamelesi yaptığı bu çocukla ilgili sağdan soldan alınan yorumlar ve pek tabi uzman görüşleri arasında, eminim ki yılların birikimi ve özeni ile son derece iyi niyetle alınmış bir görüş vardı ki, bende bu tepki bozukluğu durumunu tetikledi. Pedagog Dr. Melda Alanter demiş ki: ''Fikirleri olgunlaşmış değil. Korunmaları gerekir. Kullanılmaları çocuk haklarının ihlali. Hayata bakış açılarını olumsuz etkiler, güven duygularını zedeler. Hafızalarını uzun süre etkiler''
Melda Hanım bu yorumu gösteri için öne sürülen genç yaşta çocuklar ve pek tabi ölen Doğan için yapmış.
Hani bazen beyin kısa devre yapar. Yani, üzücü veya dehşete düşürücü bir durum söz konusudur ve bir tepki üretirsiniz, bu tepki normalde ağlamak olabilir, öfkelenmek olabilir, bağırmak olabilir veya bende sabah olduğu gibi, beynin vereceği bütün bu tepkileri absürd ve yetersiz bulması sonucu gülmek olabilir. Sanki gülmek verilebilecek en aykırı tepki olduğu için gerekiyormuş gibi. Hani ''bir kahkaha bir kilo pirzola değerindedir!'' derler ya, bu kahkaha bin falaka gibidir. Gülerken canınız acır, kaslarınız gülme eylemini gerçekleştirirken, normalde endorfin salgılamak durumunda olan beyin komuta merkezi sapıtır ve kalbiniz fiziken acımaya başlar. Beden ve beynin bu kadar uyumsuz olduğu durumlar, işte böyle saçma, anlaşılması imkansız durumlardır.
Dr. Melda Hanımın yaptığı açıklama da, bende işte böyle saçma bir durum yarattı.
Çocuk, amcasının evinde, ona ve 6 kardeşine ayırdığı bir göz odada kalıyor. Kışın gittiği okulunun önünde, kardeşlerine ekmek parası çıkarabilmek için dondurma satıyor. Annesinin nerede olduğunu okuduklarımdan çıkaramadım, ama bir yerlerde, uzak bir yerlerde, kimbilir nerelerde, para kazanmaya çalışıyor, ama çocuğunun çocuklarının yakınında bir yerlerde değil. Babası sınır kapısında kamyonla yük taşıyor, para kazanmaya çalışıyor ama çocuğunun, çocuklarının yakınında bir yerlerde değil, öyle ki musallada iki saat bekletilen çocuğunun cenazesine bile yetişemiyor. 6 kardeş en küçüğü 1.5 yaşında! Babası, ölen oğlu için ''evimin direğiydi'' diyor. Çocuk 13 yaşında, ne küçük bir direk değil mi!
İnsan bu hayata bakıp, çocuğun eline taş verip polise doğru yürütenlerden önce, hangi fikirler neyin olgunluğu, nerede korunmak, hangi/hani çocuk hakkı, hayata bakış açısı mı, o da ne?, güven duygusu... pardon ne demek istediniz?, hafızanın uzun süre etkilenmesi mi dediniz, hafızanın kendisi nerde ki? gibi sorularla işte benim gibi aklına kısa devre yaptırıyor.
Cümle bile kuramıyor insan, özne, yüklem hepsi birbirine karışıyor, bu delilik hali bende taşmaya başlıyor, iki gün önce adını Yılmaz Közlemedil olarak hatırlamak isteyeceğim bir hortkuluğun ölüm karşılaştırmalı yazısı geliyor aklıma. Bir uyuşturucu kokteyli ile ölmüş kadının arkasından ağlayacağınıza, doğuda ölen askerler için ağlayın diyor. Sanki üzülmenin, sevmenin, acının, keyfin bir sınırı varmış gibi. Bu ay kotamız dolu baylar bayanlar, ancak bazılarının ölümü için üzülebiliriz yoksa olmaz! Lütfen sıraya giriniz. Ölüm nedeniniz üzülünme derecenizi de belirleyecektir. Formları doldurun mutlaka kaşeleyin, yoksa ulu hortkuluk nezdinde üzülünmeye değmeyenler sınıfına alınırsınız, hoş sizin umrunuzda mıdır ki, adam kıçıyla dalga geçip üzülmeye değer görmediği sizler için''Janis Joplin, Jim Morrison, Jimi Hendrix, Kurt Cobain, ne var yani bir eksik bir fazla, bir de Amy ölmuş, burada askerler ölüyor ey millet! kendine gel!'' diye bağırmış, size giren çıkan yoktur elbet siz zaten ölmüşsünüz, birileri de üzülmüş sizin için, birileri de anlamış sizi, anlatmak istediklerinizi... 
Dünyaya bir anlam katabilmek, kendince bir anlam değil ki bu zat için, tek derdi popkulis yazılarla köşelerine köşe, kitaplarına kitap katmak olunca, kotayla üzülmek onun anlamı oluyor bir anda. 
Bütün hayatı çocuk hakkı ihlali olan bir çocuğun eline taş vermeye, çocuk hakkı ihlali diyenleri okumak, sonra da orada burada ''besledik, vergi verdik hala adam olmadılar, bizim paramızla yaşayıp bir de hak istiyorlar, bak şu utanmazlara'' diyerek ''düşün yakamızdan yahu'' diyenleri duymak, bu saçmalık, bu hastalık, bu toplu delilik insanda cümle mi bırakıyor sanki...

26 Temmuz 2011 Salı

HAYATINI ANLATABİLEN AMY.

Melodisinde bir gizem, bir sır, bir dürtü, bir yakınlık, bir hoşluk, bir bişey bulduğum şarkılar olduğu kadar, içinde geçen bir cümlenin dannn diye kafama vurduğu şarkılar da vardır. Bazen de, bu ikisi birden olur, vayyyy bee, bu nasıl şarkı diyerek suyunu çıkarana kadar dinlerim, her yerde yanımda olsun, yine dinleyeyim, yine tüketeyim, yine yaşayayım aynı duyguyu, bir daha hissedeyim, bir daha o hayali düşüneyim, bir daha o yumruğu yiyeyim diye...
Ama bir de bir şarkı değil de, aynı insanın söylediği bir kaç şarkıda bu duyguyu hissedebilmişsem, işte bu insanın hayranı oldum bile ben, çok sevdim bile bu insanı, hatta saatlerce ayakta durmak yüzünden benim için keyiften çok işkence haline gelmeyen başlayan, ama yine de ''onu da canlı seyrettim, bir daha nerdeeee'' duygusu yüzünden hep zorlanıp gittiğim ve muhtemelen gitmeye devam edeceğim, ama genelde, sonunda son yılların şahsım adına tek istisnası Leonard Cohen hariç - hem gerçekten adam ölümsüz değilse önümüzdeki bir kaç yıl içinde ölmesi pek muhtemel, yani ''bir daha nerdeeee'' durumu burada çok büyük bir olasılık ve ayrıca ayaklarımın her hücresinin uyuşması pahasına, böyle bir zerafete tanık olmaya değer - her defasında ben buraya niye geldim sorgulamasını yaşadığım konserlere bile katlanabilirim onun için.
Nitekim konseri için bilet aldım. Heyecanlandım. Sabırsızlandım. Ama iptal etti. Gidemedim. Hayıflandım.
''Olsun'' dedim. Ben bir gün yurt dışında kesin yakalarım bu hatunu ve giderim konserine, dinlerim onu canlı canlı...
Canlı canlı dinlemek bir yana, canı gitti kadının üç gün önce. Hani herkes ''büyük yetenek gitti, kimbilir daha neler üretecekti'' diyor ya, bilmiyorum belki bundan sonra üretecekleri çok da umrum olmayacaktı, her yaptığını seveceğim diye bir kural yok ya, yapacağını yapmış zaten bana iki üç şarkı vermiş, onları arabamı kullanırken avazım çıktığı kadar bağırta bağırta söyletmiş, o anları yaşarken kimbilir ne düşündüysem, beni duygu sellerine boğmuş ya, bundan sonrası Şam'da kayısı modunda dinlemişim ben onu zaten...
Ama şimdi, ölümüyle ilgili yazıları okuyunca, toplumun bir bölümünün, ''yazık oldu, işte böyle hayat yaşarsan, böyle ölürsün kardeşim'' veya buna karşlılık olarak ''sana ne kardeşim, kadının nasıl yaşadığından'' diyerek, ahlak üzerinden değerlendirdiği hayatı, diğer bir bölümünün de, ''ne büyük yetenek! artık dinleyemeyeceğiz ne yazık'' diyerek hayıflandığı ölümü, o kadar duygusuz ki, neredeyse dinlediğim o şarkılarının bile, sihir yapılmış kağıdın üzerindeki harflerin kaybolması misali yavaş yavaş uzaklaşmasına neden oldu benim aklımda, hafızamda...
Oysa belki de bir insan için hayattayken, ölümü sonrasında hayal edebileceği en acı şey, kendinden hayata koyduğu şeylerin, insanların hafızalarından uzaklaşıp, yerlerini o kişilerin akıllarından çıkma fikirler ve düşüncelere bırakması, hatta o düşüncelerle kaplanması. Çünkü ölü insan artık kendini ifade edemeyen insan! Ne müziği, ne yazısı, ne sesi, ne resmi, ne heykeli, ne gülüşü, ne direnişi, ne anarşizmi, ne boyun eğişi, ne bencilliği, ne yardımseverliği, ne ideolojisi, ne emeği, ne sevgisi, ne...... ile kendini bir daha ifade edemeyen insan. Onun adına ifade etmeye kalkışanlar ise, ne büyük bir çaresizlik ve üzüntü oluşturur hayatta olup da, ölüm sonrasını hayal eden insan için. Acaba böyle bir korkusu var mıydı, acaba ölen insanların ölmeden önce böyle bir korkusu oluyor mu?
Didem Madak adını, ölüm ilanıyla beraber duydum. 41 yaşında kolon kanserinden ölmüş bir kaç gün önce. ''Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım'' diyerek şiirler yazmış bir sürü. Hiç okumadım bugüne kadar ama ölüm haberinde şiirinden iki satır almışlar ''Anlatarak bitirmek istiyorum hayatımı/Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat...
Nasıl güzel geldi bu iki satır bana, biz halen yaşayanlar için, hala hayatını anlatabiliyor olmak, hem de kendimiz anlatabiliyor olmak ne güzel, tıpkı dinlediğim o şarkıları gibi...
Şimdi büyülü sayfalardaki kelimeler tekrar belirmeye başladı, hatta kendi anlatıyor, siz de duyuyor musunuz:
I cheated myself,
Like I knew I would,
I told you I was troubled,
You know that I'm no good

18 Temmuz 2011 Pazartesi

BALKANLARIN FETHİ

Bu yaz tatilinde kendimizi bir balkanlara atıverelim dedik. Atış ki, ne atış, Kanuniyi kıskandıracak bir fetih ordusuyla, çoluk çocuk, yetişkin 10 kişilik bir grup, Saraybosnaya uçmadan önce, aylar öncesinden rezervasyonunu yaptırdığım minibüsümüzün yerinde yeller estiğini haber veren ''talihsiz'' bir telefon konuşmasıyla, bir bilinmeze doğru havalandık.
 
Saraybosnaya indiğimizde organizasyonu yüzüne gözüne bulaştıran şahsımın, ''üzerime gelmeyin, yoksa size patlarım!'' misali gergin duruşundan olsa gerek, herkes çil yavrusu gibi dağılarak kendini bir ''rent a car'' ofisinin başında buldu. Ama nafile! Bırakın 10 kişilik bir minibüsü, 5 fili bir volkswagen'e nasıl sığdırırsın sorusunu yanıtlamaya bile fırsat vermeyecek bir durumda kalarak, ''0'' araba ile allahın unuttuğu bir havaalanında şaşkın şaşkın kaldık.
 
Neyse ki durumumuza acıyan, yaklaşık 2m boyunda, 1m eninde  bir Hyundai rent a car görevlisi,  - adamın görünüşüne göre ''ben sizi istediğiniz yere sırtımda götürürüm'' demesi, bize araba bulmasından daha yüksek ihtimaldi - dışarda henüz yeni teslim edilmiş, çöp içinde bir arabayı alabileceğimizi, bu arada bir arkadaşını arayarak da, bize bir haftalığına, henüz araba mezarlığına verip vermeme konusunda tereddütte kaldığı arabasını, kiralamak isteyip istemeyeceğini sorabileceğini söyledi. Bu teklif elimizdeki tek teklif olduğu için üzerine atladık. 
 
Gelen ikinci arabanın parasını peşin ödeyip, - muhtemelen adamcağız arabanın bir haftayı tamamlayabileceğine pek inanmıyordu ve bizden hurdacıya arabasını satmak için isteyeceği parayı istedi - yola koyulduk. Sorunu çözmüş olmanın rahatlığıyla kendini şoför koltuğuna atan bendenizin, her zamanki gibi'' yurt dışında kilometre yapma rekorumu ne kadar arttırabilirim acaba?'' merakıyla gevrek gevrek sırıtırken, Saraybosna şehir merkezine geldiğinde gördüğü manzara ile bütün neşesi kayboldu.
 
Tüm evlerin kurşun delikleri ile delik deşik olduğu bir şehirde, keyifli vakit geçirmenin pek de mümkün olmadığını anlamak uzun sürmedi. Bu iyi bir şey mi, değil mi, bilmiyorum, bir şeyleri hep hatırlamak hayatın devam etmesini engelliyor mu, yoksa o izleri silmek yaşananları unutup değersizleştirmek, anlamına mı geliyor, işte onu tam da orada, insanların günlük hayatlarını devam ettirdikleri evlerine bakarken bayağı düşünüp işin içinden çıkamıyorsunuz.
 
Bu bunalım halimiz, çocuklara kısa bir tarih dersi verdikten sonra, şehri terkederken kayboldu. Hatta yola çıkalı henüz bir saat olmuşken, yol kenarında gördüğümüz dizi dizi kuzu çevirme restoranlarından birine dalınca tamamen eski neşeli tatilci fetih moduna dönmüş olduk. Tatilin ilk yemek mucizesini yaşadığımız,- sonraki yemeklerin hepsinin birer lezzet ve fiyat mucizesi olacağını bilmiyorduk henüz, tüm yemeklerin pizza hut'ın yiyebildiğin kadar ye,10lira öde, öğlen promosyonları misali, yiyebildiğin kadar et ye, balık ye, deniz ürünü ye, şarap iç, bira iç, bir çimdik ödeme şeklinde  olmasıyla bir şölene döneceğini anlamamıştık - restorandan çıkıp, 500 m ilerleyip, polis tarafından çevrildik.
 
En fazla 70-80 km civarı hızla gittiğim için, içim çok rahat bir şekilde polis amcalara gülümseyerek bakarak, ''pardon sizi yanlış durdurmuşuz, buyrun devam edin''diyeceklerini düşünürken, ''hız sınırını aştınız 150 ile 300 euro arası cezanız var''' lafını duyunca, önce kuru kuruya bir yutkundum. Arabadaki erkek nüfusun hepsinin, restoranda rakı diye yutturdukları brendileri içerek zil zurna sarhoş olmalarından dolayı, tüm şirinliğimle polise fazla hız yapmadığımı, sadece 70 civarında gittiğimi söylediğimde, adamın bana hız sınırının bulunduğum yerde 40km olduğunu söylemesi ile ''dalga mı geçiyor, burası şehirlerarası yol değil mi yahu, yoksa burası adamların şehirleri de, apartmanlar dağların arkasına mı saklanmış'' diye düşünürken, bu işin içinden nasıl sıyrılacağımız konusunda bayağı endişelendim. Tam o sırada arabadaki dişi kuvvetlerden biri yardıma gelerek, tüm şirinliği ile 10 euro'ya bu işi halledebileceğimizi polise söylediğinde, bugüne kadar trafik polisiyle yaptığı bütün konuşmaları ''ama kocam doktor!'', diye bitirerek, polisi sinir etmek dışında, hiç bir başarı elde edememiş biri olarak, ona yok artık çüş! bakışı fırlattım ama, polisin ''peki ama bundan sonra hız yapmayın, tamam mı!'', demesi, bir de üstüne, ''biz Türkiyedeki polisleri biliriz, bizi onlarla karıştırmayın'' diye eklemesi, bende tam bir alacakaranlık kuşağı etkisi yarattı.
 
Cezadan 10 euro ile yırtıp kendimizi Mostar kentine, saatte 40 ile 60 km arasında bir hızla giderek tam 2, 5 saatte atmış olduk.
 
Köprünün savaş sırasında yıkılıp, sonra Macar dalgıçların nehirden orjinal taşları çıkartması sonucunda tekrar yapılmış olması, bizi yine o garip hüzne boğarken, ''yeter artık yahu, tatile geldik!'' diyerek silkinip kendimize gelebildik.
Kendimizi Hırvatistana attığımızda, arabaların hala çalışıyor olması, diğer arabayı kullanan ve göz doktoru olan arkadaşımızın hırvat polisinden, sınıra yaklaşırken, ''körmüsün kardeşim bak, police yazıyor, bak sınıra 20m yazıyor, bak yavaşla yazıyor gibi tacizlerine maruz kalmasıyla, dengelenerek bizi iyi bir ruh haliyle Split'teki otelimize kadar idare etti.
 
Sonrası, deniz, doğa, yemek, yine deniz, yine doğa, yine yemek şeklinde geçen bir tatilken, arada Türkiye'den gelen, kim hapse girdi, kim çıktı, kim şike yaptı, kim yapmadı, oh bizimkiler yapmamış, sizinkiler yapmış geyikleri ile renklenip, arada pardon Hırvatistandayız di mi, yanlışlıkla Japonyaya gelmedik di mi, bu kadar japon şaka di mi, şaşkınlıklarıyla sürerken, Dubrovnik'e inmeyi becerdiğimizde de, karşılaştığımız Türk nüfusun buraya Bodrum muamelesi yaptığını görerek bayağı eğlenceli geçti.
 
Üstelik Ezel, Binbirgece ve Asi dizileriyle bizi bağrına basan Hırvatların, dizilerin gidişatları ile ilgili, bizi sorgu yağmuruna tutmalarından dolayı, bayağı havaya girerek, CERN deneyinin sonuçları üzerine biraz sonra açıklama yapacak, dünyanın bir numaralı fizikçileri edasıyla, ''azzz sonra'' vurgularımızı da yapmadan edemedik.
 
Bu arada muhteşem doğası olan bu dalmaçya kıyılarındaki tüm kentlerin, küçük kalelerle çevrili olduğunu gören çocuklara, kaleleri, savaşları anlatmak bayağı zor oldu. Özellikle illaki ''içerdekiler mi iyi, dışardakiler mi?'' diye soran küçük kızıma, bazen içerdekilerin dışarda, bazen de dışardakilerin içerde olabileceğini anlatmak, bunu anlayamadığımız için hala savaşların devam ettiğini söylemek, kısaca bu dünyada yüzyıllardır coğrafyalar değişse de, herşeyin aynı şiddetle yaşandığını anlatmak gerçekten de bayağı zor ve moral bozucuydu.
 
Son bir kaçamak yaparak kendimizi Karadağ'a atıp, orada yüzyılın garsonu Branco ile tanışmamız ise gezinin bonusuydu. Kendisinin bir garson olarak muhteşem olması, kızlarımın etlerini kesmelerine yardım etmekten tutun da, tüm yemekleri bir laboratuar çalışanı titizliği ve özeni ile açıklaması ve sunması, güler yüzü ve becerisi, ingilizleri çatır çatır çatlatacak kadar mükemmeldi. Tüm bunlara ek olarak, bir tarih profesörü becerisiyle, bizlere Karadağ ve Sırbistanın neden ayrı iki ülke olarak ayrılmak zorunda kalışını, açıkça Amerikaya geçirerek anlatması ise yaşanması gereken bir tecrübeydi.
 
Son olarak gezi sırasında tanıştığımız bir Makedonya göçmeni olan Muzaffer bey ve ailesinin bizi neredeyse evlat edinecek düzeyde yoğun olan misafirperverliklerini, mümkün olsa Hırvatistanın herhangi bir yerinden ayağımıza uçak, tren, araba, gemi göndererek mutlaka evde ağırlamak istemelerini ve bu duyguyu yaşamanın orada nasıl bir keyif olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
 
Tatil güzel, tatil arkadaşları güzel, dalmaçya kıyıları güzel, macera güzel, eve dönüş güzel, savaş kötü, acılar kötü, adaletsizlikler kötü, faşizm kötü, şike kötü...

7 Temmuz 2011 Perşembe

SIĞ SULARDA NAÇİZANE SANAT YORUMUM!

Andy Warhol, ''Sanatçı, insanın ihtiyacı olmayan şeyleri üreten kişidir'' demiş. Valla kendisini şahsen tanımam, bu lafları özlü sözler kitabına bir cümle daha eklemek için mi söylüyor bilemem, hani demişti ya, bir keresinde ''herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak'' diye, bu da, nasıl bir laf etsem de, millet başucuna azsa bakış açısıyla söylenmiş bir söz mü anlayamadım, ama takıldım bir kere işte. 
 
Bir sanatçının insanı bu kadar somut düşünmesi nasıl olabiliyor diye kendi kendime soruyorum. Sanki biri olursa diğeri olmuyor gibi geliyor bana.
 
Şöyle bir hayal etmeye başladığımda, bu söz, mağara devrinde duvarlara resimler çizen atalarımızın yaptıklarını - biliyoruz o zamanlar yazı yok, adamlar dertlerini resim çizerek anlatabiliyorlar ancak - bir ihtiyaç üretimi olarak kabul edersek, bu resimlere sanat muamelesi yapamayacağız anlamına mı geliyor?
 
Yani resmin konusu ''karıcığım ben büyük boynuzu avlamaya gidiyorum, şu kayanın arkasında olacağım, beni orada bulabilirsin'' olunca, bu bir sanattan çıkıyor yerini not defterine mi bırakıyor?
 
Hadi böyle oluyor diyelim, ihtiyacımızın olmadığı şey dediğimiz zaman, canım sıkılıp ihtiyacım olmayan kağıt kayıklar yapmaya başladığımda, bunlar birer sanat eseri haline mi geliyor, bu konuda havaya girmek gerekiyor mu?
 
Biraz toplumsal açıdan bakarsak, ihtiyacımız olmayan maddeler ile çevrili bir dünyada yaşıyoruz, yani ikinci saatimiz, üçüncü şapkamız, beşinci gömleğimizle ilgili ihtiyacımız tamamen kişisel yorumlarımıza bağlı. Hani bunları alırken ihtiyaç olarak görüyor, sonra da aç insanlar için sokağa yemek atmayalım diyoruz ya, buradaki kişisel çelişkimizden yola çıkarsak, sahip olduğumuz tüm ikinci mallarımız için birer sanat eseri diyebiliyor muyuz?
 
Belki de Andy Warhol ''ihtiyacımız olmayan'' derken herhangi bir işe yaramayan demek istiyordur diye kendi kendime eklemeler yapıyorum bu söze. Şimdi evimize aldığımız bir biblo, aynısından yüzlerce üreten bir fabrikadan çıkmış bir eşya olarak, herhangi işe yarar bir araç olmadığı için sanat eseri mi sayılıyor?
 
Bunlarla biraz demogoji yaptığımın farkındayım da, üzerinde bu kadar demogoji yapmaya izin veren bir cümleyi de boşa harcayasım gelmiyor.
 
Bazen en çok ihtiyaç duyduğum şey sessizlik içinde çalan güzel bir melodi olurken, bazen dünyadan kopup içine girebileceğim bir film oluyor. Hiç anlamasam da bazı resimlerin önünde dakikalarca durmak bana iyi gelirken, hasbelkader gördüğüm bazı heykellerdeki kıvrımlar içimi bir tuhaf yapıyor. Bu duygulara hiç ihtiyacım yokmuş demek ise, biraz insanlıktan çıkıp makineleşmek oluyor, yani bir insan hem sanatçı olup, hem insanlara neden makine muamelesi yapıyor ben bunu anlayamıyorum işte...
 

5 Temmuz 2011 Salı

SEVGİLİ OLMA DURUMUNUN ÜÇ MADDELİK AÇIKLAMASININ OBJEKTİF DEĞERLENDİRMESİ, PÖH PÖH PÖH!!!

İnsanlar yeterince uzun süre, bir ortamda muhabbete dalınca, konular öncelik sıralarına göre ortamdan nasiplerini alıyorlar.
Futbol, politika, dedikodu, yemek falan derken, ortamın entelektüelliği ve hatta elitliği kaldırdığı kadar, müzik, sanat, sinema, ortamın ayrıksılığı kaldırdığı kadar da, bilim ve felsefe konuşulsa da, muhabbet dönüp dolaşıp, bir noktada üstü kapalı bir cinsellik ile, oradan da aşk ve ilişkilere uzanıyor. Bizimki gibi gruplarda ise muhabbet, futbol politika, dedikodu, yemek, dedikodu, dedikodu, yemek, futbol, dedikodu ekseninden kurtulabilirse, bir anda kendini aşk ve ilişki zemininde şıp diye bulabiliyor. Aradaki sanat, müzik ve bilim konuları kendi kişisel zevk anlayışlarımızın avukatlığı boyutundan bir türlü kurtulamadığı için, ben şu şarkıyı seviyorum, şu film de acayip ağladım ifadelerinden bir adım öteye gidemiyor. Olsun, biz aşk, ilişki, evlilik muhabbetleri ortamına varabildiğimiz zaman bile kendimizi biraz daha nefes alır buluyoruz.
 
Böyle muhabbetlerin birinde, masadaki 3 çiftten oluşan altı kişi ile, iki insan arasındaki ''sevgililik'' ilişkisini nasıl tanımlanabileceği üzerine konuştuk. Biraz elma ile armudu birbirine karıştıran kısa bir süreçten geçtikten sonra, - herkes önce nasıl bir ilişki istediğini anlatmaya başladı, oysa konumuz, hangi elmayı sevdiğimiz değil, elmanın ne olduğunu anlamaktı - kişisel tanımlamalarımızla olaya girdik.
 
Ortak tanımlama sevgililik ilişkisinin olmazsa olmazının cinsellik olduğu yönündeydi.
En azından başında, sonunda, ortasında, ilişkinin bir yerlerinde cinselliğin yaşanması veya yaşanmış olması illaki gerekiyor. Bu da, ilişkiyi aşktan ayıran önemli bir nokta oluyor, çünkü aşk kendi içinde platonik yaşanabiliyor, oluşturuluyor, kurgulanıyor, büyütülüyor hatta bitirilebiliyor. Yani her ilişkinin içinde aşk olması gerekmediği gibi, aşkın içinde de, ilişki olması gerekmiyor.
 
Sevgililik ilişkisi içinde, ikinci sırayı paylaşım aldı. Yani paylaşım olmayınca ilişki olmuyor. Herkes kendince bu paylaşımın nasıl olması gerektiğini farklı tanımlıyor, kimine göre beraber eğlenmek, kimine göre benzer hayat görüşleri, kimine göre aynı idealler, kimine göre aynı sosyal çevrelerde geçirilen zamanlar, kimine göre ise bunların hepsi. Ama ortak fikir, paylaşım olmazsa ilişkinin de olmayacağı yolunda ki, zaten bunu belki de sadece sevgililik ilişkisi için değil, ''ilişki'' olarak tanımlanabilecek her iletişim şekli için de kullanabiliriz, gibi bir sonuca varabiliriz.
 
Tartışmaya bir ilişkinin ''sevgililik ilişkisi'' olabilmesi için gerekli üç temel unsuru tanımlamak diye başladığımız için, yukarda saydıklarımıza bir üçüncü maddeyi eklemek için herkes, kendince kafa yorup, sonunda ''romantizm'' adı altında, aslında bir yönüyle her yere çekilebilecek ifadeler kullanmaya başladı. Romantizmi, ''gerekli veya talepli olmadığı halde başkasını mutlu etmek için yapılan şeyler'' olarak somut bir noktaya getirip tanımladıktan sonra, bunun sevgililik ilişkisinin olmazsa olmazı olarak tanımlamak, herkesi çok mutlu etti. Ama ben kendimce, sonradan düşünüp, bunun tanımlama için çok da gerekli olmadığı kanaatine vardım. Bu olsa olsa, ilişkinin kalitesini arttırabilecek bir şey olabilir gibi geldi bana. Yani sulu ve lezzetli bir elma ama elmayı elma yapan şey değil. Çünkü illaki dünyanın bir yerlerinde yumuşak kumlu elma sevenler de olacaktır, diye düşündüm birden. Ya da çürük elmaları da yemekten zevk alacak birileri vardır, hatta belki de elmayı pişirmek, çiğ yemekten daha keyifli bile olacaktır bazıları için. Yani sözkonusu romantizmi, fazla idealize etmeden, ilişkisini  yaşamak isteyip de, bunun eksikliği ile ilişkisinin tanımının değişmesine izin vermeyecek insanlar da mutlaka vardır.
 
Konuşmada en çok dikkatimi çeken, bu üç ana unsur etrafında dönen sevgililik ilişkisinde, herkesin hayatında en dibine kadar yaşadığı ve yaşattığı, ama iş tartışmaya ve konuşmaya gelince etrafından bile dolaşmadığı sahiplilik, aidiyet veya sadakat konularının sözünün bile edilmeyişiydi.
 
İnsanlar arkadaşlarının başkalarıyla arkadaş olmasını kabullenirler ama sevgililerinin başkalarıyla sevgili olmasını asla kabul etmezler. Böyleyken bu tanımı, ana tanımları içinde yer alan ilk üç maddeye nasıl eklemezler, orada biraz durup düşünmek gerekiyor. Bu bizim içimize işlemiş ikiyüzlülüğümüzden mi, yoksa  ''allahın emri o, kardeşim, söylemeye gerek mi var'' bakış açısından mı, kaynaklanıyor doğrusu bilmiyorum ama, pratikte bir ''sevgililik ilişkisini'' tanımlarken, bunu diğer ilişkilerden ayıran en önemli faktörlerin, bir çok kişi için ''cinsellik ve hesap sorma hakkı'' olduğunu kabul etmek gerekiyor.
 
Elbetteki bu tanımlamalar herkesin kendi içinde ürettiği tanımlamalar, ancak sorun yine içimizde yaşadıklarımızla, dışarı yansıttıklarımız arasındaki farkların zaman zaman bizi ne kadar garip durumlara düşürdüğü ile ilgili aslında.
 
Özümüzdeki ilkel duyguların bize ne kadar hakim olduğunu bilmek, bunlarla barışık olmak, bunları kabul edip yok saymamak, tüm tanımlamalarımızda, - o tanımlamalarımızın yaşam mottolarımız olduğu düşünülürse- bize gerçek anlamda dürüstçe yol gösterecek farkındalıklar olacak.  Sorun sadece kendimize bile tarafsız olabilmekte...

30 Haziran 2011 Perşembe

ŞAŞKIINN BAKSANA BANA; ŞAŞKIINN!

Kendimi şehirde bulduğumun ikinci haftasında, başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmezdi. Yaklaşık 10 yıldır arabasından dışarı adımını atmayan, ve de, yurdum insanı ile toplu taşıma araçlarını paylaşmayan bir ''elit'' olarak, yeni iş yerimin bulunduğu İstanbul'un kalbinden, her yöne araba ile gitmenin saçmalığını keşfettim elbette. Bu durumda pek sevgili zırhlı aracımın içinden çıkarak, özüme dönüp, halkın içine karışınca, araba öncesi dönemden bir sürü yeteneğimi de bu yıllar içinde kaybetmiş olduğumu görüp, kendimi esefle kınadım. Gençliğimde kazandığım, topluluklar arasında yaşama ve ayakta kalabilme becerimin ne hallere düştüğünü görünce, yine de, kendimi, umutsuzluğa kapılmamak için, ''bu iş bisiklete binmek gibi, iki omuz, bir tekmeyle hemen hatırlarsın'' gibi ifadelerle tekrar motive edebildim.
 
İlk şokumu, metroda önümde yürürlerken, bir yandan da randevu programlarını yapan bir çiftle yaşadım. ''Şimdi 9.38'deki metroya binersek, saat 9.51'de de Taksim'de olursak, 10.04'de ofiste oluruz'' diye geçen dialog sonunda, yıllardır İstanbul trafiğinde araba kullanan biri olarak, herhangi bir ulaşım planını değil dakikalarla, saatlerle bile tutturamayıp, ve bu durumu ''ehh, İstanbul'da yaşıyoruz kardeşim, anlayış gösterilmesi gerek'' gibi son derece genel bahanelerle rasyonelleştirdikten sonra, adapte olmak için bir süre bekleyip kendime gelmem gerekti.
Kendi kendime, bu kendini bilmezlerle dalga geçerken, ''hem nerede yaşadıklarını sanıyorlardı ki bu gerizekalılar, burası İstanbul oğlum, asla hiçbiryere planladığın zamanda varamazsın, bu şehrin güzelliği bu, insanda geç gelmeyi normalleştiriyor işte'' düşünceleri içinde gülümserken, 9.38'de durağa gelen metroya ağzı açık ayran budalası misali bakakalmam bir yana, 9.51'de Taksime varmanın da çok uzak bir ihtimal olmadığını görmüş oldum.
 
Vay anasını, köyden indim şehire misali, Haydarpaşa garından elinde valizleriyle çıkarak, şehir hatları vapurlarına bakıp, hareket halindeki İstanbul'u fethetmeye gelen Şaban durumunda, metro maceralarım devam ederken, kendimi Taksim'den Cağaloğlu'na gitmek ile ilgili bir görev içinde buldum.
Dediler ki, hiç debelenmeyeceksin, füniküler ile Kabataşa inip oradan da metrobüs ile ver elini Sirkeci, veya Sultanahmet! Tek karar vermen gereken Sirkecide inip yukarı mı tırmanacaksın, yoksa Sultanahmette inip aşağı mı kıvrılacaksın, gerisi hava cıva!
Bu mühim konu üzerinde düşünürken, kendimi Kabataş metrobüsünde buldum. Şapşal turist durumunda, ters yöne giden metrobüse binmekten kılpayı kurtulup, doğru araca binmeyi başardıktan sonra, bir koltuğa oturup, ah benim güzel zırhlı aracım, ah canım trafiğim, ah kornalarım diye iç geçirmeye başladım.
 
Tam o sırada, gerçekten fil adam filmini aratmayacak derecede deforme uzuvları ve yüzü olan bir amcanın kendini metrobüse atıp, bir kadıncağızın yanına oturmasıyla beraber, düşüncelerimde de bir durulma oldu. Kadıncağız adamın görünüşünden oldukça ürkmüş olacak ki, bir süre sonra kendini dışarı attı. Kadının kendisinden uzaklaştığını anlayan adamcağız, uzun uzun arkasından bakarken, ve yanına görüntüsünden çekinip de oturmayanlara, zar zor çıkarabildiği seslerle ''burası boş oturun''  diye bağırırken, ''acaba kalkıp adamın yanına otursam, insanlar da benim yerime otursa, böylece zavallı adamcağızın sorununu da çözsem'' diye iyilik meleği pozisyonuna girmek üzereydim ki, bir turist beycik bu amcanın yanına attı kendisini. ''İşte'' dedim kendi kendime, şu yabancılar kadar olamıyoruz, tüm kavgamız görsellikle, işte böyle dışlıyoruz herşeyi'' falan diye, tekrar yurdum insanından hemen kendimi soyutlayarak cıkcıklamaya başladım. 
 
Herşey fil görüntüllü adamın yanındaki turiste tekme tokat girişmeye başlamasıyla bir anda dondu kaldı! Gaipten sesler de duyan ve aynı zamanda maalesef zekasal da özürü olan bu talihsiz adam, bir yandan yanındaki adama vuruyor, bir yandan da susmasını söylüyordu. Neye uğradığını şaşıran turist, ne söylendiğini anlamadığı gibi, kollarıyla kafasını yüzünü kapatarak darbelerden korunmaya çalışıyordu. Bizim sorunlu amcamız sonunda durup kendini başka bir koltuğa attı ve turiste hakaretler yağdırmaya devam etti. Arada ''oraya gelirsem, ....'' vari seslenişlerle de, bu işi tam da bitirmediğini anlatıyordu. Turiste durumun tercümesini yapmak ve zavallının ''mentally retarded'' olduğu ile ilgili bilgi vermek de yine bendenize düştü.
 
Hala, turist bey beş on saniye daha yavaş davransaydı, o tekme tokatların benim başıma patlayacağını ve kendini zırhlı aracından halkın içine attığı ilk gününde dayak yiyerek muhtemelen bir daha asla evden çıkamayacak olan zat-ı alimin, kılpayı kurtardığı totosunu düşünerek, metrobüsten koşar adımlarla kaçarken, son dakikada düdüğüyle yanlış yerden karşıdan karşıya geçtiğim konusunda beni uyaran tramvay memurunun bağırışları kulaklarımda çınlamakta.
 
Bu kadar adaptasyon egzersizi bir gün için yeter diyerek dönüş yolculuğumda bulduğum ilk taksiye atladım elbette. Yaşasın trafik, yaşasın korna sesleri, yaşasın türkülerimiz, yaşasın taksideki crık crık telsiz sesleri ve tabi ki her yere geç kalmanın dayanılmaz hafifliği...