21 Aralık 2010 Salı

YEMEK HİKAYELERİ 1

Şu dünyada ''zevk'' adına sayacağımız  üç beş şeyden bir tanesi de yemektir herhalde. Hatta bir gün, bir ankette insanlara ''yemek mi seks mi?'' diye sormuşlar yanıtlar birbirine yakın olsa da, yemek yanıtı birazcık daha fazla çıkmış. Şu tat duygusunun beynimizde salgıladığı tatmin ve mutluluk hormonları evrimsel bir süreç elbette. Ama biz bu süreci bayağı bir abartmışız.
Özellikle ateşin bulunup, çiğ et yemekten terfi ettiğimiz zamanlarda, burnumuza buram buram gelen ızgara kokusuyla deliye dönmüş ilk insanı gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? O anda insan nüfusunda belirgin bir düşüş olduğu saptanmış. Çünkü ilk insan zaten her dakika elinin altında olan ve muhtemelen iyice monotonlaşmış seksten daha alengirli bir şey bulduğunu düşünerek zevkten gebermiş. Zaten yemek ve seks rekabeti de sanırım bu yüzden başlamış. Yani kendini yemeğe veren insan soyu, bir yandan da üremeyi unutarak kendini kuruttuğunu farkedince ''arada bir seks de gerekiyormuş yahu'' diyerek bu ikisini birleştirmeye karar vermiş. Nasıl olduğunu ne siz sorun ne ben söyleyeyim:)
Neyse, konuyu dağıtmayalım, uzun yıllar boyunca insan dilinin sadece 4 tadı algılayabilecek anatomik bir bileşkesi olduğu varsayılmış. Bunlar acı, tatlı, ekşi ve tuzlu olarak belirlenmiş. Diğer herşey bunların kombinasyonları olarak kabul edilmiş. İnsanlar bu arada ne olduğunu anlamadıkları bir takım tatların farkına varmışlar, özellikle muhteşem aşçı August Escoffier, 1900'lerde çığır açan yemek devrimiyle insanların damak tadına çağ atlatmış ki, -bu ''Yemek Hikayeleri 2''nin konusu olacak- ancak bu enfes tatların tanımlaması için 1907 yılının beklenmesi gerekmiş.
Japon kimyacı Kikunae İkeda ''Daşi'' nin (kurutulmuş bir su yosunu biçimi olan ''kombu''dan yapılan, klasik bir et suyuna çorba) tadının neye benzediğini araştırmaya başlamış. Bu tadın dört klasik tada hiç benzemiyor olması, meraklı ve gurme kimyacımızın oldukça dikkatini çekmiş ve  bir türlü tanımlayamadığı bu tada, japoncada sadece ''leziz'' anlamına gelen ''umami'' adını vermiş. İşte tıpkı kayıp zamanın izinde gider gibi, kayıp tadın izindeki macera da, İkeda için böyle başlamış. Şu tadın bileşenlerini bulmak için deniz yosunlarını damıtmış, benzer tatları sınıflandırmış, mesela peynir, kuşkonmaz, domates ve et'in de, tat olarak buna benzediğini ama dört ana tadın bununla ilgili olmadığını düşünmüş.  Bu arada karısı kafayı yemiş tabi!
Düşünsenize siz büyük bir aşkla kocanıza her akşam güzel yemekler hazırlayın, o da o yemekleri bir takım kimya tüplerinin içine boşaltıp, bazı sıvılarla karıştırıp ''bunun içinde ne var yaaaa!'' diye araştırıp dursun. İnsanın şevki kaçar elbette, zaten İkeda da günlük çalışmaları sırasında rastladığı bir insani salgı sıvısının, bu yemekte ne aradığını bulmak için çalışmalarının 6 ay kadar geciktirmek zorunda kalmış. Sonunda sabrı tükenen karısı, eşyalarını toplayıp evi terkederken, ''içine tükürmüştüm uğraşma boşuna!'' diyerek, İkeda'nın muhteşem buluşunun yanlış yollara sapmasını engellemiş.
Neyse, sonuçta İkeda, lezzetin kaynağı olan gizli molekülü bulmuş. Buna ''glutamik asit, L-glutamatın öncülü'' denmiş. İkeda bu keşfini Tokyo Kimya Cemiyeti Dergisinde yayınlatmayı da başarmış. Ama buna rağmen, dört ana tadı dile paylaştırmış olan bilim camiası, dilde başka yer kalmadığını söyleyerek, bu buluşu uzun yıllar görmezden gelmiş. Ikeda glutamatın dilde tadımlanabileceği anatomik kanıtları bir tülü bulamadığı için, parmesan peynirinin varlığı, soya sosunun lezzeti, et suyunun rahiyası İkeda'yı desteklemek için yeterli olmamış. İkeda, ''o da umami bu da umami'' diye diye ömrünü tüketmiş, kendini yemeğe vermiş, karısı da terkettiği için, umami arayışıyla kafayı yemiş.
İkeda'dan tam 90 küsür yıl sonra, moleküler biyologlar, dilde yanlızca glutamat ve L-aminoasitlerini tadan iki ayrı reseptör olduğunu keşfetmişler. Allahtan ikeda'nın anısına bunlara ''umami'' reseptörleri  adını vermişler.
Umamiyi haz peşinde koşan hayalperestlerin hayalgücünden daha öte bir noktaya getiren bu keşifler, yemek tarihinde keşfedilen lezzetlerin hikayelerinin ve mantığının da tekrar incelenmesine yolaçmış. Hatta Fransız hukukçu ve politikacı Brillat Savarin'in '' İnsan soyunun mutluluğu için yeni bir yemek keşfetmek, yeni bir yıldızın keşfedilmesinden daha önemlidir'' sözü kafaların olumlu olumlu sallanmasına ve bu konuda daha fazla çaba sarfedilmesine sebep olmuş. Bu amca, daha sonra ''ne yiyorsanız osunuz'' diyerek konuyu daha da ilerletmiş ve varoluş analizlerimize yeni bir boyut katmış.
Bu yazıdan bir kaç anafikir çıkarabiliriz, onları da yazmadan edemeyeceğim:
-bazen haz önce, bilim sonra gelebilir, şaşırmayın!
-yemek yiyin ama arada seks yapmayı unutmayın, yani hazları birbirine karıştırmayın!
-karınızın veya kocanızın pişirdiği yemeklere laboratuar malzemesi muamelesi yapmayın!
-kimbilir dilimizde daha neler var!
-nasıl duyguyla yapılan seks daha güzel ise, duyguyla yenilen yemek de daha güzeldir!
-yosun deyip geçme!
Bol umamili günler, herkese:)

7 Aralık 2010 Salı

SİZİN BEYNİNİZDE ELEKTRİK AKTİVİTESİ VAR MI?

Geçen gün bir arkadaşım zıp zıp zıplayan Joe Dalton modunda beni arayarak, şu meşhur TED konuşmalarından antropolog Helen Fisher'ın aşk üzerine konuşmasını dinlememi istedi. Bu kadar heyecanlı olmasının sebebi, sürekli küçümsediği, ilkel ve sorunlu bulduğu aşık olma halinin, beyindeki kimyasal bir süreç olduğunun, hatta bazı uyuşturucularla aynı etkiyi yaptığının, ilk ağızdan bilimsel açıklamasını gözümüze sokarak ne kadar haklı olduğunu kanıtlamaktı.
Elbette biliyoruz ki, bugün beyinlerimize takılan elektrotlarla nerede ne hissettiğimizi görebiliyoruz. Helen Fisher, konuşması boyunca aşık olma sürecinin, bizi bir yandan ne kadar irrasyonel yaratıklar haline getirdiğini anlatırken, konuşmasının bir yerinde, özellikle antidepresan kullanımının aşık olma güdümüzü sınırladığını, bu yüzden de bu kadar yaygın kullanımın, hiç de iyiyie işaret olmadığını belirtiyor. Sonra da çok can alıcı bir cümle ekliyor: ''Aşkın olmadığı bir dünya, ölü bir dünyadır''.
Bu kontrol edilemez, hatta bizi kendimizi tanıyamayacak kadar değiştiren güdünün illaki olması gerektiğini söylerken, kafamızda soru işaretleri oluşuyor. Bu soru işaretlerine en basit yanıt, aşka kafamızda oluşan bir elektrik kontağı muamelesi yapanlara, ''en azından orada biraz elektrik olduğunu bize kanıtlıyor'' demek olabilir! Ama tabi ki bu kadar basit bir yanıt kimsenin işine yaramaz...
Son zamanlarda okuduğum, çift terapisi üzerine çalışan, İsrailli psikolog Ayala Malach Pines'in bir kitabında, aşık olma süreci ile ilgili yapılan bazı araştırmalar yer alıyordu. Bu araştırmalar, öyle ya da böyle, kafamızda aşık olacağımız kişinin bir özellik şeması bulunduğunu gösteriyor. İstisnalar (psikolojik değişimler, hayat ve ilişki tecrübeleri, dönemsel ve koşulsal ihtiyaçlar, salaklıklar!) olsa bile genelde bu şemaya uyan kişilere aşık oluyoruz.
Helen Fisher da süreci ''tutku'' (lust), ''romantik aşk'' ve ''uzun süreli ilişki için bağlanma becerisi (attachment ability for longterm relationship) olarak anlatırken, her bir süreçte beynimizde gerçekleşen ışıldamaların ve hormon akışının farklı olduğunu söylüyor. Yani işin biyolojisi kadar, önemli bir kısmını da, öğrenimlerimiz, tecrübelerimiz, şartlanmalarımız ve yaşadığımız kültürün çok etkili olduğu psikolojimiz belirliyor. Bu da en azından, ''sadece beyninde havai fişekler çakan bir robottan farklı olarak'' sürece dışsal bir boyut kazandırıyor.
Ufak bir matematiksel formülle aşk konusunu çözmek mümkün!!! Evet, hepimiz psikolojimizden şekillenen bireysel aşk şemasına göre birilerine aşık oluyoruz. Ancak bu aşkın sürekliliği ve getireceği mutluluk konusunda ne kadar şanslıyız; şimdi ona bir bakalım. Öncelikle bu şemaları gerçekten işlevsel oluşturup oluşturmadığımız çok önemli!
Bunun garantisi yok, çünkü dediğim gibi, bunların oluşumu, daha bebekken annemizle kurduğumuz göz temasımızdan, yaşadığımız bir travmaya, ilişki deneyimlerimizden, çocuksu ihtiyaçlarımıza kadar değişebiliyor. Demek ki, iki seçenek var: işlevsel aşk şeması, işlevsel olmayan aşk şeması!
Bir diğer açılım ise, aşık olduğumuz kişide bizim aşk şemamızda olan özellikler gerçekten var mı, yoksa bir iki veriden yola çıkarak, biz olduğu varsayımına mı kapılıyoruz? Çünkü bu konuda aldanmak çok mümkün. İnsanlar her zaman çok açık değiller. Hatta çoğu zaman kendilerini bile kandırabiliyorlar. Bu durumda karşımıza şöyle bir açılım çıkıyor. ''Önce kendim için işlevsel şemayı bulmuş olmam, sonra da bunun o kişide olup olmadığını anlayacak kadar salak olmamam gerekiyor''. Matematiksel olarak %25 şans diyebiliriz. Bence hiç de fena değil:)
İnsanları beyindeki kimyasal hareketlerden ibaret gören bakış açısının, en çok kaçırdığı nokta, beyne yapılan dış kimyasal veya cerrahi müdahalelerle, davranışların değişmesinden yola çıkarak, bizi kontrol edilebilen makineler olarak görmesidir. Oysa, beynimizdeki bu değişimler, hayatta kendi seçimlerimizden kaynaklanan tecrübelerle hem doz olarak, hem de süreç olarak kendi kontrolümüz altında olabilir. 1989 yılında Elizabeth Gould, beynimizdeki nörönların sanılanın aksine bölünebildiğini (nörojenez) gösterdi. Üstelik bu bölünmenin en çok da, aşk gibi bizi gerçekten çok mutlu edebilecek durumlarda daha da aktivleştiği anlaşıldı. Araştırmacılar bu sebeple aşk ve intimacy (yakınlık) denen durumlarda insanların çok daha enerjik, üretken ve yapıcı olduklarını söylüyorlar. Belki de bu yüzden Helen Fisher ''aşksız bir dünya, ölü bir dünyadır'' diyor. 
Aşkın yıkıcı tarafı mı? Burada da futbol örneğini verebiliriz. Holiganların olması futbolu zararlı bir oyun yapmaz. Aşk, her insanın beyninde aynı ampulleri açsa da, aşkı yaşama tarzımız, kültürümüz, karakterimiz, zayıf ve güçlü yönlerimiz ve tabi ki %25'lik şansımıza bağlı olarak değişiyor. 
Tolstoy şöyle demiş: ''Dünyada kafa sayısı kadar akıl olduğu gibi, yürek sayısı kadar da aşk vardır''.

2 Aralık 2010 Perşembe

BUNDAN SONRA NE VAR?

Nasa bir açıklama yaparak GFAJ-1 mikrobu adındaki (havalı ismine bakmayın alt tarafı bir mikrop) mikrobun, bugüne dek tüm yaşam formlarında var olan biyo moleküler yapıdan ayrışdığını açıkladı! Bu ayrışım mikrobun temel moleküllerinde, normalde yaşam için mutlak olan, karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve sülfür olması gerekirken, fosfor yerine arseniğin bulunmasından kaynaklanıyor. Şimdi, ''kardeşim merak etseydik, NASA raporlarını okurduk, bu ne şimdi!'' diyeceksiniz ama ben size zaten kimya ve biyoloji dersi verme gibi bir misyon edinmiş değilim! Konumuz elbette başka! Biz burada önyargıdan sözedeceğiz..!
 
Konuyu biyolojiden önyargıya taşıma konusundaki becerimi takdir etmeniz bir yana, bu yazıyı yazma sebebim, bilim yobazlığına en güzel karşıt örneklemeyi veren bir konu içermesi. Bugüne kadar ölümle ilişkilendirdiğimiz bir maddenin yaşamın temel taşlarından biri haline gelmesi, önyargının ve takılmışlığın düşünce sistemimizi ele geçiren, ne büyük bir mikrop olduğunun en güzel örneği değil mi?
 
Zavallı Agatha Christie mezarında ters dönmüştür herhalde... Hayatını arseniğin ölümle bir düşünülmesi konusuna adamış olan bu büyük yazar,  içki ve yemeğe karıştırılması, iğne batırılması veya  hap yutulması (mecazi anlamda değil, gerçek anlamda) gibi klasik arsenik kullanım yöntemlerinin çok ilerisine geçerek, burnumuzu sildiğimiz mendil, gözümüze damlattığımız damla, yaladığımız reçel kavanozunun ağzı gibi son derece yaratıcı yöntemler geliştirerek, baş kahramanı arseniğe mutlaka öldürücü bir rol bulmuştur. Onu bu konuda sollayan amerikan cinayet filmlerinden birinde, cansız manken fetişi olan bir adamın, geceleri yatağına alıp seviştiği cansız mankenin dudağına sürülen arsenikle, öpüşme sonrasında ağzından köpükler çıkararak öbür tarafı boylamasını izlerken, adamın fetişinin senaryo yazarları tarafından sırf arseniği en absürd nasıl bulaştırırız sorusuna yanıt olması babından konu edildiğini bile düşünmüştüm. Size de olur mu bilmiyorum, ama ben film izlerken, senaryoda yer alan gereksiz detayların filmi süslemek için değil, sonrasında bir yere bağlanmak için verildiğini düşünürüm.
 
Sonuçta arsenik=ölüm formülü, E=mc2'den çok daha popüler ve de anlaşılır bir şekilde beynimize kazınmışken, bugün birileri arsenik=yaşam diyerek tüm akıl yapımızı az da olsa sallamıyor mu? Açıkçası ben, dünya fillerin sırtında taşıdığı meyva sepetidir diye inanan bir ortaçağ insanının, ''kardeşim dünya bir futbol topu gibi yuvarlaktır'' diyen birileri karşısında, iyi de futbol topu ne? diyecek kadar konudan bi haber olma durumunu şu anda hiç de garipsemiyorum.
 
Mesela çok yakında, bir insana arsenik enjekte ederken yakalanan bir adam, savunmasında, ''ben onu başka bir yaşam formuna çevirip sonsuzluk veriyorum'' derse, hadi bakalım kanıtlayın adamın suçlu veya deli olduğunu...Eminim ki, yakında arsenik yapılı dünya dışı yaratıkların, dünyayı ele geçirerek tüm arsenik kaynaklarını tükettiği bir bilim kurgu şaheseri izleyebiliriz. Bu arada dünyadaki tüm arseniği ele geçirirlerse ne olur, bir şey mi kaybederiz, o ayrı konu, ama bizim olan bizimdir, iyisi de kötüsü de modunda bir savaşa girmeyeceğimizi kim garanti edebilir?
 
Bu arada, ''Tüm teoriler değişti. Dünya üzerinde bildiğimizden tamamen farklı bir moleküler yapıya sahip olarak yaşayabilen bir organizma var.'' diyen bilim insanı, şu noktadan sonra, cinlerle konuşan adamları da dinlemek zorunda. Düşünün ki, bi falcı size, '' bak kızım, ben anti madden yapılma yaşam formları ile irtibattayım, onlar da zamanı geriye doğru yaşıyorlar, o yüzden de, senin anti madden gelecekten geliyor ve bana senin gelecekte başına gelecekleri anlatıyor. Ben de ona senin geçmişte yaşadıklarını anlatıyorum, böylece alış veriş tamamlanıyor. Ben sadece aracıyım, elçiye zeval olmaz'' derse ne yapacaksınız? Ben hemen şu soruyu soruyorum: ''Peki, falcı teyze, bizim kesiştiğimiz bir zaman var mı?'' O da cevap veriyor '' elbette kızım, ona da orta yaş bunalımı diyorlar, sen ne sanıyordun ki?''.
 
Yani kısaca, bu haber bize önyargılarınızdan kurtulun, bilimin en önemli özelliği yanlışlanabilir olmasıdır ve gerçek bilimsel düşünce, yanılma payını kabul etmekten geçer (her konuda) diyor.  Bilim kendi yanlışlanabilirliğini inkar ettiği zaman bilim olmaktan çıkıyor. Algılarımızın, düşüncelerimizin ve yorumlarımızın, öğrendiğimiz şeylere ve yaşadığımız şeylere bağlı olarak şekilleneceğini unutmamalıyız. Öznelliğimizden kurtulma şansımız yok, şu ana kadar bilim insanoğlunun öznelliğinden kurtulabilmesi için en doğru yöntem gibi görünse de, kraldan çok kralcı yapımızla, bilimi de, sadece varolanı desteklemek veya kendi yorumumuzu desteklemek için kullandığımızda, en absürdü hayal etmeyi kaçırıyoruz. Dün öldüren arsenik bugün yaşam kaynağı oluyorsa, herşey değişebiliyorsa, yanlışlanabiliyorsa, bence yaşamın gerçek güzelliği ve anlamı burada karşımıza çıkıyor: ''Bundan sonra ne var?''.

26 Kasım 2010 Cuma

AŞKIN BİTMEZ TARTIŞMASI...

Konu dönüp dolaşıp yine aşka geliyor...
Dün bir kaç derviş, biraraya gelmiş, bu sonsuz meseleyi yine tartışmış!
Hepsi hayatının yaklaşık yarısını geçmiş!, illa ki aşkı tatmış, ama hepsi farklı anlatmış!
Birincisi demiş ki, aşk basittir ve bir anlık yıldırım çarpmasıdır, gördüğün anda olur ve hayat boyu unutulmaz.
İkincisi demiş ki, aşk duyguların en yücesi, hayatın gerçek anlamı, insan tekamülünün doruk noktası.
Üçüncüsü demiş ki, aşk kimine göre baş tacı, kimine göre başa bela, aradaki yolda sıranmış tüm aşklar, bütün tarifler bir başka...
Dördüncüsü anlatmış, ama kimse anlayamamış... Tıpkı cennetin kapısında bekleyen filozof ve hipopotam misali. Melek demiş ki, bugün bana aşkı en iyi anlatan cennete girmeye hak kazanır, filozof başlamış anlatmaya, ''aşk bir insanın başka bir insana, kendini kaybederek ama düşünerek, hormonların etkisiyle, kimyasalların karışmasıyla ama yazdığı şiirlerin bilinciyle, biraz bilinç, ama biraz sahiplenme, ama üç senede biter diyorlar, ama sonsuz aşk denince bir de platonik var, hani idealize ettiğimiz ama çok basit olan....'' ve melek filozofun sözünü kesip bön bön bakan hipopotama ''hadi yine iyisin, bugün şanslı günün'' demiş!
Körler sağırlar birbirini ağırlar misali geçen tartışma, aşkta dürüstlük nerededir, veya cinsellik aşkın olmazsa olmazı mıdır, veya aşk bir teoridir ve genellenebilir, veya herkesin aşkı kendinedir gibi bir fikir deryası içersinde boğulmadan önce, tutunabilecek bir simitçik arayan tartışmacıların, bir süre sonra, ''sen hiç bir şey bilmiyorsun, hiç aşık olmamışsın!'', ''asıl sen benim aşık olduğum gibi hiç olmamışsın'', ''aman efendim benim sepetimden üç aşk çıktı, bu istridyede inci yakalama misali bir durumdur'' tarzında ifadeleriyle sıkışmış kalmış.
Aşkı yaşamın amacı sayanın da, aşkı hayatından çıkaranın da yokmuş aslında birbirinden farkı. Sonuçta herkes kendi dinini yaşarmış, biri aşktan başka bir şey görmeyerek, diğeri aşkı görmeyerek...Ama hep dini kurallarla, sorgulatmadan, kesin yargılarla ve inandığına olan inaçla.
Aşkı bir kimyasal sürece indirgeyip arkasındaki felsefeyi ve yaratımı görmemekte direnen de, ya da yarattığı felsefenin içinde kendini hapseden de, veya üzerine bir dünya kurulmuş bu duyguyu bir anlık şimşeğe çeviren de, ya da tüm duyguları bir fonksiyon eğrisiyle matematiğe döken de, sonunda, ''aşk bir sudur, iç iç kudur'' noktasında buluşmuş. Ama susuz yaşamın olamayacağını unutmadan kudurmuşlar...

15 Kasım 2010 Pazartesi

ÖLÜMLÜLÜK VE ÖLÜMSÜZLÜK

Bugün bir cenazeye gitmem gerekti. İnsan cenazede elbette ölüm üzerine düşünür, herhalde tatil planı yapmaz, yoksa yapar mı? Neyse, ben sıradan bir insan olarak ilkini seçtim. Ölüm, ölümlülük veya ölümsüzlük kavramları üzerine düşünürken, son zamanlarda okuduğum müthiş bir felsefi geyik kitabından da faydalanarak bir şeyler yazayım dedim.
 
Mesela, hepimizin ölümden ödümüz koptuğu gerçeğini ilk defa keşfeden antropolog Ernest Becker demiş ki, ölümün inkarı bir çeşit ölümle başa çıkma yöntemidir ve bu dürtüseldir. Yani hepimiz ölümsüzlük adına bazı şeyleri sembolleştirir ve onlara inanırız. Mesela ırk, vatan, din, kabile vs. kavramlarını bulmamızın sebebi ölüm korkusudur. Ölümsüz bir şeye ait olduğumuzu düşünerek ölüm korkumuzu yeneriz. Ne mutlu Türküm diyene, çünkü Türkiye cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!!!
 
Becker buradan yola çıkarak uygarlığı oluşturma çabamızın da ölüm kaygısından kaynaklandığını söyler. Hatta şöyle bir kelamı vardır ki, neresinden baksanız sağdan ve soldan okunduğunda aynı sesi veren kelimeler gibi hep aynı sonuca ulaştırır: ''Ölümün inkarı, uygarlığın hayatta kalma stratejisidir''. Öyle ki üretimin amacının da bu olduğunu söyleyerek, sanat dahil geleceğe bırakılan her değer, ölüm kaygısı sayesinde olur, diyerek, tüm kültürün özünde ölüm kaygısı olduğu kadar basit bir gerçekliği, taaaak diye ortaya koyar! Koyar ama, işin bu noktasında, ''kimin gerçekliği???'' sorusuyla başbaşa kalırız. Bu kaygı sebebiyle, din, dil, ırk, millet, mezhep vs olarak kendi kaygı yoketme çözümünü bulan herkes şöyle bir problemle karşı karşıya kalır: ''Eğer benimki doğruysa, onunki yanlış olmalı!'' O zaman döndürelim onu, olmadı öldürelim onu! Ya hepimizinki doğruysa, tek doğru yoksa? Hadi leeeeennnnn, olur mu öyle şey!!!
 
Becker uygarlıkla uğraşadursun, pek sevgili üstat Freud beyciğimiz, haza ait dürtülerimizle başetmekten yorulduğu ve yaşlanmaya başladığı dönemlerde, ölüme ait dürtülerimize doğru bir shift gerçekleştirir ve uyaranlardan kurtul ve nirvanaya ulaş der. Tıpkı kostümlü bir ölüm provası gibi, herkeste yaş ilerledikçe durağana yönelme, yaşamın hızına isyan gibi kavramların oluştuğunu belirterek, tüm çatışmalarımızın da bu haz ve ölüm dürtüsü arasında gidip gelmemizden kaynaklandığını ve bunu da terapiyle! çözebileceğimizi söyler. O yüzden Freud'a terapinin babası deriz:))
 
Kierkegaard denen kuzeyli amcamız ise, intihar olaylarının tepe yaptığı ülkesinden bize öyle bir laf ederki, tüm okulların kapısına yazmak gerekir: ''Ölüm, yaşamın kıyısında anlamlı bir yaşam sürebilme sorumluluğudur'' Bu sorumluluk, faturaları zamanında öde, çocuğuna yemeğini ver vs. gibi sorumluluklardan farklı gibi görünse de, aslında amcamızın tam da söylemeye çalıştığı şey budur: Anlam dediğin şey nedir ki, onu ancak sen yaratırsın!
 
Sonra yüce hoca Shopenhauer efendi sahneye çıkar ve ölümün korkulacak bir son değil, yaşamın nihayi hedef ve amacı olduğunu söyler. Ölüm yoktur, yaşam zaten sabit bir ölme sürecidir. Hani çok pozitif, çiçek böcek bir söz vardır: ''Bugün kalan ömrünün ilk günü'' diye, Shopenhauer bu lafı şöyle söyler: ''Bugün şimdilik ölüm sürecinin son günü!'' Tabi ki, bir ölüm süreci olarak gördüğümüz yaşamdaki en büyük sorun, bir ''yaşam istenci''mizin olmasıdır ki, allahtan bir gün ölüm gelir de, bizi bundan kurtarır!
Bu tehlikeli yaşam istencimizin de ana sebebi de, maalesef ''aşk''tır. Bu bizim en bireysel istencimizdir ve Shopenhauer'e göre hiç bir şeye yaramaz, başımıza iş açmaktan başka! Bu nedenle yaşam istencimizi ve aşk yaşama potansiyelimizi içimize hapsedersek, hiç bir sorun kalmaz, yaşayan bir ölü olarak soruna çözüm bulmuş oluruz kolayca!
 
Heidegger denen şaşkın ise ölümün farkındalığının ve ölüm bilincinin bizi özgürleştirdiğini söyler. ''Kedi köpekte ölüm bilinci yok, ama biz de var, demek ki bunun değerini bilmeliyiz,'' der. Ölümsüzlüğün herşeyi sıradanlaştıracağını ve köpek gibi bir hayat yaşamayı herhalde istemeyeceğimizi söyler! (Niye ki?)
 
Bucket list diye bir film var, iki ölümü yaklaşan hasta ihtiyar son istek listelerini gerçekleştirmek adına bir yolculuğa çıkarlar. Onların sahip olduğuna, ölümcül hasta olmadan sahip olmaya ''ölüyormuş gibi yaşama şansı'' denir. Bu tıpkı her maçı final maçı gibi oynamak gibi bir şeydir. Düşünsenize hayat boyu kazansanız da kaybetseniz de eleme maçı oynasaydınız, maç yapmanın bir zevki kalır mıydı?
 
Heidegger'ın ''Zaman ve Yokluk'' adlı eserini 6 saatte okumayı başaran Sartre (bu arada ben üç sayfa dayanabildim, dördüncü sayfada elimden, bileklerimi kesmek üzere aldığım bıçakları kaptılar), ''sen hiçbirşeysin, o yüzden yaşadığın hayat da hiç birşey, dolayısıyla ölüm de hiç bir şey!'' der ve bir şey olmak için önce ne olacağını seç ve onu ol! diye devam eder. ''Aman allahım şimdi bir şey olmak zorundayım paniğiyle, ölüm korkusu falan kalmaz, ne olacağım, ya da neyi seçeceğim korkusu hepsinin üstüne çıkar. boru değil, ne seçeceksek özümüz öyle tanımlanacaktır, büyük sorumluluk yani!
 
Burada Camus, Sartre'ın hötzötlerini biraz yumuşatır ve bu kadar kafayı takmayın, tek seçmeniz gereken şey ölmek veya yaşamaktır, der. Yani, n'olacam diye bu kadar endişeleniyorsan, ölmeyi de seçebilirsin, demokrasilerde çare tükenmez diyerek, yaşam saçma, ölüm ondan saçma, boşver sırasıyla bekleyelim, beklemekten sıkılırsak, seçim yapıp ölelim, kadar basit bir şekilde, öyle de böyle de bir tarafımıza girdiğini söyleyecek kadar dürüsttür. 
 
Biraz eskilere gidersek, Stoacı Cicero bizim ne zaman ölmeye karar vermemiz gerektiği konusunu aydınlığa kavuşturur. Eğer doğamızla uyumlu yaşayamıyorsak artık vaktimizin dolduğunun resmidir. Dünyaya kazık kakmanın bir anlamı yoktur. Hatta Seneca der ki: ''Bilge insan, yaşayabileceği kadar değil, yaşaması gerektiği kadar yaşar'' Bilgelik de, bu durumda ne kadar yaşamak gerektiğine karar vermek olsa gerek. Ben bilge olmaktan vazgeçtim, cahillik en güzeli, ah muhteşem ölümsüzlük, gel buraya!
 
Bir de bir şey uğruna ölmek var ki, bu konuda en güzel sözü bence Bertrand Russel söylemiş: ''İnançlarım ve prensiplerim uğruna asla ölmem, çünkü yanılıyor olabilirim!'' İşte tam benim adamım!
 
Ölüme kafayı takmayanlardan biri de Epicures. Herşeyin temeli haz diyen bu eğlenceli amca, (herkesin hayatında bence bir epiküryen olmalı), ''ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok'' diyerek, donatın masaları, getirin şarapları, içelim, güzelleşelim tadında durumu özetlemiş. Bu konuda, ölümsüzlüğü veya uzun yaşamayı kafaya takanlar için, Amerikalı komedyen Steven Wright da, en az Epicures kadar etkili bir şekilde ''hayatını sigara, uyuşturucu, içki, seks, ve lezzetli yiyeceklerden kendisini men ederek geçirenlere çok acıyorum, onlar hastanede ölüm döşeğinde yatarken neden öldüklerini asla bilemeyecekler'' diyerek önemli bir saptamada bulunmuş!!!
 
Yaşamayı ahlaki bir ödev kabul eden Kant için diyecek bir söz bulamıyorum. belki bu fıkra biraz duygularıma tercüman olur:
Kadın eve gelip kocasını ve en yakın arkadaşını yatakta basınca, arkadaşına döner ve ''Hadi ben mecburum da, senin ne zorun vardı be kadın!'' der.
 
Bir de ölümsüzlük duygusunun herşeyi ertelemek için bir neden olduğu da, ciddiye alınması gereken bir söylem olabilir. Bunu da kısa bir fıkrayla şöyle özetleyebiliriz: Bir adam ve kadın 40 yıldır beraberlermiş. Sonunda adam ''hadi evlenelim!'' demiş, kadın da ''manyak mısın? Bizi bu yaşta kim alır?'' demiş!
 
Ölümsüzlük ve yaşam her ne kadar felsefi kavramlar olarak görünse de, elbette bilimsel değerlendirmeleri konuya dahil etmezsek çok önemli bir şeyi atlamış olacağız. Bilim adamları, yaşam çorbasında (hayatı oluşturan elementlerin tesadüfen ilk defa biraraya geldiği düşünülen doğal kimya havuzu) ortaya çıkan en ilkel tek hücrelinin, bölünerek çoğaldığını (yani kendinden bir tane daha yapıyor), böylelikle ölümsüz olduğunu, ama evrim yolunda, iki cinsiyetli üreme sistemine geçtiğimiz anda, ölümsüzlüğümüze de veda ettiğimizi söylüyorlar.
Yani dönüp dolaşıp yine aynı noktaya varıyoruz. Seks yüzünden ölümlüyüz. Freud da, Shopenhauer da demişti zaten!
 
Yani ölümsüz olamayacağımıza göre ( dünyevi zevkler yüzünden treni kaçırmışız), biz faniler her yaşın değerini bilmeli, ölmeden mezara girmemeli, ya da mezarbaşında fingirdeşmemeliyiz. Yani yaşamın hakkını verelim bari!
Bunu da yine bir fıkrayla özetleyelim: Yaşlı adam göl kıyısına gelince bir kurbağa ona seslenir ''hey ihtiyar baksana beni öpersen, ben çok güzel bir kadına dönüşürüm ve bütün gece sevişebiliriz'', adam kurbağayı alır, cebine koyar ve yürümeye devam eder, kurbağa ''hadi öpsene, sana güzel bir kadın olduğumu söyledim''der, adam cevap verir ''valla bu yaşımda sevişecek bir kadındansa, konuşan bir kurbağaya daha çok ihtiyacım var!''
 
Bugün cenazede, o koca yazıyı görünce ''ibret olsun, bir gün her canlı ölümü tadacaktır, sonunda bize döneceksiniz'' ödüm koptu. Tıpkı uçurumdan düşerken son anda bir dala tutunup ''yardım edin, kimse yok mu'' diye bağıran adam gibi. Tam o sırada gökten bir ışık parlar ve bir ses duyulur ''ben varım oğlum!, gel tut elimi'', adam durur ve tekrar bağırmaya devam eder, ''başka kimse yok muuuu?''
 
Harbiden başka kimse yok muuuuu????

11 Kasım 2010 Perşembe

İNSAN TİPLERİ!!!

Herşeyde olduğu gibi!, insanlarda da bireysel baktığımızda farklılıklar sonsuz bir çeşitleme gibi görünebilir ama, şöyle bir tepeden bakıp bazı genellemeler yapmaya kalktığımızda, bir kaç ana başlık altında, tüm insan türünü toplayabileceğimiz ayan beyan ortadadır. Mesela, bir uzaylı ırkı olsa, bu dünyaya adım atmadan önce, şu insan nasıl bir şeydir, biraz araştıralım dese, bir program yazsa, (muhtemelen onlar programları kafalarında yazıp uyguluyorlardır), bu program, ''criminal'' dizilerdeki parmak izi araştırma makinaları şeklinde çalışsa, çok da fazla bir karakter başlığı çıkacağını sanmıyorum. Dünyada bilmem kaç milyar insanın hepsini aynı anda bu programdan tarayarak, ''hoop matched! (belki bir uzaylıcası vardır!), bu nevrotik, ''hoop, matched, bu psikopat, hoop matched, bu biraz saf!'' gibi bir kaç saniye içinde bir döküm yapabilirler. ''Çok da enteresan değilmiş, başka bir yere gidelim'' deme ihtimalleri bence yüksek ama bari programı bıraksalar çok iyi olur.

Neyse, henüz böyle bir yeteneğe sahip olmadığımıza göre, bireysel değerlendirmeler içinde kaybolduğumuz insan karakter analizi sürecinde, bendeniz de, bir katkım olmasını ummak baabından bir sübjektif! çalışma yapayım dedim. N'oldu da bunu yapıyorsun demeyin, bir şey olmadı, sadece işim yok, bol boş vaktim var, o kadar!

Şimdi bazı insanlar vardır, onlardan gördüğünüz an uzaklaşmanız gerekir, ama bu sözüm nafile, çünkü siz uzaklaşmanız gerektiğini anlayana kadar iş işten geçmiştir. Bunlar, önce sizi incelerler, sanki başka hiç bir işleri yokmuş gibi, sizin genel düşüncelerinizi, yaşam tarzınızı, hayata bakışınızı öğrenmeye çalışırlar. Hiç bir negatif yorum yapmadan, sizi sürekli onaylayarak davranırlar. Hatta, öyle bir hayranlık gösterirler ki, ''Aman ne güzel, ne kadar benle ilgili, ne kadar beni merak ediyor, her dediğime de, sanki Dalay Lama kelamı muamelesi yapıyor, yahu ben bu kadar merak edilesi bir insan mıydım, sonunda içimdeki cevheri gören birileri çıktı diye tam havalara girmişken ve onaylanmanın güveniyle herşeyinizi bardaktan boşalan su saflığında ve maalesef hızında, tüm açıklığıyla ortaya dökmüşken, bu insan size ait her türlü veriyi toplamış olmanın güvencesiyle, kendi gerçek yüzünü ortaya koyar.
Artık siz maskesiz, o ebedi maskeli ilişkiniz, sonu nereye varacağı bilinmeyen bir yolda, onun altında bir araba, siz arabanın arkasında ipe tutunmuş çölde sürüklenirsiniz. (Nedense acı çekmek deyince aklıma hep bu sahne gelir)

Bazı insanlar vardır, kırılganlıkları ile sizi büyülerler. Sanki o güne kadar kimse onları anlayamamış, hayat boyu arayışlarında kendi bilgeliklerine denk kimseyi bulamamış gibi davranırlar. Bu arada size ufak bir kaç ima ile, aradıkları şey olma potansiyeliniz hakkında küçük işaretler de yollarlar. Şişmeye her an müsait egonuz ile, evet ben o şeyim, ben o bugüne kadar bulunamamış nadideyim, gibi bir yanlış düşünceye kapılır ve daha da çok o şey olma konusunda, elinizden geleni yaparsınız. Onlar da bundan ne kadar etkilendiklerini, kırılgan, utangaç ama minnetkar davranışlarıyla her fırsatta size gösterirler. Ama hep bir açık kapı vardır ve hep olunması gereken insan bir türlü olunamıyor, karşı taraf bir türlü size, sen ''O''sun demiyordur. Artık başkasının idealize ettiği, kutsallaştırdığı ve ne idüğü belirsiz şey olma konusunda, sadece o zor beğenen kibirin önünde bir kuklaya dönüşürsünüz. O ise, bu kadar çabanın karşısında, en sonunda size döner ve ''ben hala arıyorum'' der! Kıç üstü oturmak da, tam buna denir. ''Ama, ama, bendim hani! ben olabilirdim! hatta oldum! vallahi billahi oldum!'' diye, tepindikçe, o size aradığı şeyin asla böyle tepinmeyeceğini bildiği edalarıyla bakar ve kendinizi iyice nokta gibi hissedersiniz. Egonuzun kurbanı olmaşsunuzdur ama sizi egonuza kurban etmek için arabaya ip bağlayıp sürükleyenler de bu insanlardır.

Bazı insanlar vardır, sizi sevgileriyle büyülerler, siz sevdikçe onlar da sever, onlar sevdikçe siz de seversiniz, sonunda öyle bir sevgi yumağı olursunuz ki, açması yıllar sürebilir. Yumak yapmaktan, kazak örmeye fırsat olmadığı için, bir bakarsınız, birbirinize ne kadar sevdiğinizi anlatmak uğruna, koca bir hayat geçmiş, ama bu hayatın sonunda, bu yumak da, diğer yumaklar gibi sonunda sadece yün örmeye yarayan bir iplikler topluluğu olmanın dışında bir şeye dönüşmemiş. Yıllarca verdiğiniz emeğin, çabanın, sonsuz mutluluğun anahtarı olmadığını anladığınız anda, bu insanın sevgisine olan bağımlılığınız yüzünden, tekrar bir şey olabilecek bir ip haline dönüşmek için ne yapacağınızı bilemezsiniz. Siz de, bunun üzerine, o ipi arabanın arkasına bağlar, şöför koltuğuna sevgi üreticinizi oturtur, elinize ipi alıp arkadan sürüklenmeye devam edersiniz.

Elbette, insan karakterleri bu kadar sınırlı değil ama benim de uzaylı ''matching'' programım yok en nihayetinde! Ama şunu bilin ki, sonunda her tip insan, sizi arabanın arkasından iple sürükler!. İpi bırakıp koca çölde tek başınıza varolma savaşına girebilir, ipe asılıp arabanın üzerine çıkmayı deneyebilir, (varsa bu kadar gücünüz helal olsun derim) veya ölene kadar kamyonun arkasından sürüklenebilirsiniz.

Bir de sizi şöför koltuğuna oturtup, kendileri ipi tutup sürüklenenler vardır ama onlar sanırım uzaylı!!!

6 Kasım 2010 Cumartesi

SİZİN RESMİNİZ NE DURUMDA?

Hayata başlarken sanki hepimizin yanında boş bir tuval vardır da, her şeyi bu tuvale yavaş yavaş ekleriz. Ancak hepimizin bu tuval üzerine çizeceğimiz resim bambaşka olur. Çünkü herbirimiz bu tuvalle beraber hazır bazı malzemelerle doğarız. Kimimizin boyaları pastel, kimimizin yağlı, bazılarının renkleri açık, bazılarının koyu, bazılarının bilmem kaç boy fırçası, bazılarının tek fırçası olur. Malzemeler ve çeşitleri sonsuz bir kombinasyonla ama belli adetlerde elimize verilmiştir. Sırada hayat resmimizi bu malzemelere ekleyebildiğimiz herşeyle yaratmak vardır.

Bazıları şanslıdır?!, bu malzemelerden başka, hayatta çok daha değişik malzemeler de çıkar karşılarına. Birileri onlara bir sepet guaj boya hediye eder mesela. Ama bununla ne yapacağını bilmek yine o kişinin becerisidir.
Bazısının ise sadece bir kara kalemi vardır ama harikalar yaratabilir. Sonunda öyle bir noktaya gelir ki, herkes bu kadar güzel eserler ortaya koyduğu için ona kendi malzemelerinden bile verir.
Kimisi elindeki malzemeyle yetinmez, aç gözlülük değildir bu, daha ne olabilirim sorgulamasıdır ve o zaman yaratıcılık başlar. Sokaktan topladığı taşların arasından bir kömür bulur, onunla debelenirken, birden aklına başka hangi malzemeleri kullanabilirim diye düşünerek, iplerle çöplerle, kağıt parçalarıyla öyle bir şey sunar ki bize, çoğu zaman biz ne olduğunu anlamasak bile, o mutluluğun dibine vurur.

İnsanların çoğu ise tuvallerine doğdukları zaman ellerinde bulunan malzemelerle bir şeyler yapmaya ve hayat boyu böyle devam etmeye çalışır. Bunların içinden, malzemeyi değiştirmese bile, yaptığı resmi her seferinde daha iyi yapmak için uğraşanlar çıkabildiği gibi, hayatın bir döneminde resmini tamamlayıp, sonrasını sadece o resme bakarak geçirenler de vardır. Ya da, bir resimle yetinmeyip aynı anda bir çok resmi yapanlar da...

Sonuçta elimizdeki malzeme doğuştan getirdiğimiz kısıtlarımızdır ama tek seçenek ve çaresizliğimiz olmadığı gibi, her zaman resmimizin üzerine boya dökülmesi veya kıyısından köşesinden yırtılması olasılıkları da vardır. Onarır ve boyamaya devam ederiz. O yırtığa bir başarısızlık olarak bakabileceğimiz gibi, bir desen olarak bakmak  ta, o desenden de bir farklılık yaratmak ta bizim elimizdedir. Resim yapmayı bırakmak ta bir seçenektir, kendi elimizle resmimizi yırtmak ta...Hatta resmi bırakıp, heykel yapmaya başlamak ta... (böylelerine şizofreni tanısı konuluyor:)) Çünkü onların malzemeleri boyadan kile dönüşmüş olabilir:)))

Bana sorarsanız, ben ne malzemelerimi, ne de yaptığım resmi yeterli buluyorum. Malzeme ararken, bir yandan da, belli dönemlerde resim üzerinde sürekli değişiklikler yapıyorum. Üzerini bazen boyarken, bazen kağıt yapıştırıyorum. Bazen başkalarının resimlerine de karışasım geliyor, zamanla bunu yapmanın aslında beni mutlu etmediğini öğreniyorum. Ama bulduğum malzemeleri paylaşmayı seviyorum. Bu gidiş gelişler dışardan tatminsizlik gibi görünse de, bana arayış gibi geliyor. Aranmadan bulunmayacağını, bulmuşluğun mutluluğu kadar, arayışın keyfinin de bir başka güzel olduğunu, olmamış renklerin her zaman başka renkler eklenerek değişebileceğini düşünüyorum.

Bazen empresyonist, bazen kübik, bazen ekspresyonist, bazen fütürist, bazen minimalist, bazen romantik olmak istiyorum. Belli bir ekole bağlı olmamanın, değişime açık olmakla aynı anlama geldiğine, hayatın sıkıcılığının da, ancak böyle aşılabileceğine inanıyorum. Bazıları buna tutarsızlık diyor, ama ben içimde, hem biraz Picasso, hem biraz Van Gogh, hem Dali, hem Monet, azıcık Rodin, azıcık Da Vinci, hatta birazcık da Michelangelo! bile olduğunu düşünerek mutlu oluyorum.

Neyse, resim yapasım geldi, olmak ya da olmamak, ya da resim yapmak ya da yapmamak, ya da hem yapmak hem yapmamak, herşey olup hiç bir şey olmamak, biri beni durdurmadan kendi kendine durabilmek:)))) İşte bütün mesele bu!