İKİ, dakikada neler olur biliyor musunuz? Mesela bu yazıyı okumak, tam iki dakika sürse, veya birisi saçınızı iki dakika boyunca çekse, veya iki dakika boyunca kırmızı ışık yansa, veya iki dakika nefesinizi tutsanız!, birileri size iki dakika boyunca elektrik verse, veya ben iki dakika boyunca böyle örnekler vermeye devam etsem!!!
Dün bir dergide okuduğum bir yazıdan beri, bu iki dakika olayına feci takmış durumdayım. Sadece negatif tecrübeler açısından değil de, pozitif tecrübeler açısından da düşünebiliriz. Mesela lunaparkta en çok binmeyi sevdiğiniz alete, sadece 2 dakika binebilseniz, ya da serbest atlayışınız iki dakika sürse, ya da, kaydıraktan kayarken iki dakikada yere ulaşsanız, veya orgazmınız iki dakika sürse, ya da iki dakika boyunca sözünüzü kesmeden konuşmanıza izin verseler!..
Tabi ki, iş pozitif deneyimlere geldiği zaman, iki dakikanın nasıl geçtiğini anlamayız ve bu bize dünyanın en kısa süresi gibi gelebilir, ama bir de kendinizi, iki dakika boyunca filistin askısına bağlı ve bir yandan da uygunsuz bir tarafınızdan elektrik verilecek (bunun uygun bir tarafı var mıdır ki, zaten!) gibi düşünün, o iki dakika bir ömür olur ve sonunda hayat biter. Einstein da, görelilik kuramını buna benzer bir ifadeyle tanımlar: ''Elinizi sıcak bir sobanın üstünde bir dakika tutsanız, size bir saat gibi gelir. Güzel bir kızın yanında bir saat otursanız, bir dakika gibi gelir. İşte görelilik budur!''
Şimdi, baştan beri bu iki dakika geçer geçmez muhabbetine takılmamın sebebi, ıstakoz pişirmenin ve yemenin inceliklerini anlatan bir yazıda, yazarın, daha doğrusu tarifleri veren şefin, ''çok bilinen bir yanılgıya'' açıklık getirme çabasıydı. Efendim, ıstakozu canlı canlı kaynar suya attığınızda, pişerken çıkardığı sesler ve vıyk vıyklar, onun acı çığlıkları değil, kabukları arasına sıkışan havanın, kaynar su içine girince çıkardığı gıcırdama sesleriymiş. Çünkü ıstakoz, kaynar suya atıldıktan ''iki dakika'' sonra ölürmüş!
Beni, canlı canlı kaynar suya atarsanız, sanırım çığlıklarımı iki dakika falan duyamazsınız, ses tellerimin o kadar dayanabileceğini sanmıyorum. Muhtemelen, kalın kabukları sayesinde, ıstakozun kaynar suda ölme süresi, biz insanlarınkinden herhalde daha uzundur. Öldükten sonra, bizim bir taraflarımızda sıkışmış havanın ne gibi sesler çıkaracağını da bilemeyiz. En fazla bildiğimiz sıkışan havanın suyun dışında, havaya karıştığında çıkan sesler ki, onlar da pek hoş değil tabii!
Bu durumda vicdanımızı rahatlatıp ıstakoz yerken, hayvanın görelilik kuramını ve buna ait farkındalığı bilmediğini düşünerek rahatlayabiliriz ve alt tarafı iki dakikayı, ıstakozu yiyip bitirene kadar geçen o kısacık süre olarak kabul edebiliriz.
Ya da, dünyanın en vahşi hayvanı olarak, bu kadar canlıyı binbir çeşit muamele ile öldürüp yemeği bir sanat haline getirmeyi başarmışken, buna kılıflar uydurup ''alt tarafı iki dakika canım sonrası hava cıva'', geyiği yapmadan, harbi harbi ne yediğimizi, nasıl yediğimizi ve neden yediğimizi kendimize itiraf edebiliriz. Ne yani, o ıstakoz da, adam olup yakalanmasaydı kardeşiiimmm!
9 Ocak 2011 Pazar
6 Ocak 2011 Perşembe
AMAN EZBERİNİZ İYİ OLSUN ÇOCUKLARIM!
''Yeni yıla öylebir yazıyla başlamalıyım ki, farklı bir anlamı ve duygusu olsun!'' stresiyle beklerken, bir türlü yazamadığımı, çünkü yeni yıla ait farklı bir anlam ve duygu üretemediğimi gördüm. Her ne kadar bütün kahve fallarımda ''bu yıl senin yılın, yaşadın!, en mutlu sen olacaksın!, en çok para sen kazanacaksın!, en iyi tatillere sen gideceksin!, ayrıca seni bu yıl üç büyük aşk bekliyor! (insan bir aşkla yerlerde sürünürken, ben üç aşkla kesin ölürüm), gibi kehanetler çıksa da, alt tarafı bu yıl 2011, yani soldan sağa toplasan 4 eder, 11'den iki çıkarsan 9 ve 20'den 11 çıkarsan yine 9 gibi anlamsız bir yıl! Mayalar da bu yılda bir anlam görememişler ki, takvimlerini bir yıl daha uzatıvermişler! Sonuçta bir duygu seline kapılmadan neler yazabilirim diye düşünürken, imdadıma benim veletler yetişti. Şu ara büyük kızımın sınav dönemi. Her gün bir dersten sınav olurken, sorumlu (dikkat lütfen sorunlu değil!'') ve iyi anne misali, ben de yardım ediyorum. Ama sonuç büyük olasılıkla bir felaket olacak gibi görünüyor!
Sosyal bilgiler sınavı öncesi konularını çalışırken ''Atatürk ilkeleri'' başlığı altında ''devletçilik'' ilkesinden başlayıp, işte devletin ekonomiyi yönlendirmesidir, halkı bireylerin eline terketmemesidir, okul açar, hastane açar, doğal kaynakları kontrol eder falan derken, ama tabi bugün özel hastane sayısı devlet hastanesi sayısını geçiyor, eh bir de özel okullar var tabi, bu arada devlet arazileri teker teker bireylere satılıyor falan diye anlatmaya başladığımda, konunun gitgide kapitalist sistemler, sosyalist yapılar ve komünizm açılımlarına yönelmesi, yolsuzluklardan girilip, liberallikten çıkılması sonucunda, kendimi kızıma Kübayı falan anlatırken buldum. Masal dinler gibi anlattıklarımı dinleyen kızım, ''yani oralarda kimsenin havuzlu evi yok mu?'' diye sorarken, ''ama sokakta aç dolaşan çocuklar da yok'' diye duyunca, havuzunun o kadar da önemli olmadığını anladı ama, niye parası olanın yaşayabildiği, olmayanın öldüğü bir sistemin hala bu dünyada varolduğunu tabi ki anlayamadı. ''Belki dünya çok kalabalıktır ve ondandır, aslında bu da bir çeşit doğal seçilim olabilir mi, acaba?'' diye konuşurken, ''anne, şimdi ben Atatürk'ün devletçilik ilkesini yazarken Kübayı mı anlatayım yoksa doğal ''keçilimi'' mi! diye sorduğunda, aklım başıma geldi ve önce ''seçilim'' diye düzeltip, ''kitapta yazanı anlama boşver, ezberle!'' diyerek, milliyetçilik ilkesine geçtim.
Bu başıma daha da büyük işler açtı. Milliyetçiliğin insanları ötekine düşmanlaştıran, ırkçılık bazlı bir düşünce olduğunu, ama Atatürk'ün sözettiği milliyetçiliğin bu olmadığını, aman sakın karıştırmaması gerektiğini, milliyeti ne olursa olsun insanların önce insan olduklarını, onları özel kılan şeyin milliyetleri değil vicdanları, empati yetenekleri ve hoşgörüleri olduğunu falan söyledim. ''Ama biz sabahları ''Türküm doğruyum çalışkanım ....'' diyoruz, yani bütün Türkler doğru ve çalışkan değil mi?'' diye sorduğunda, ''hayır canım, doğruluk ve çalışkanlık milliyete bağlı bir şey değildir, insanın kendi özelliğidir'' diye yanıtlayınca bu sefer ''ama anne hani bir türk dünyaya bedeldi?'' sorusunu duymamla, kendimi, bu yüzden çıkmış ırkçılık tartışmalarını, savaşları, ulusların aşağılık komplekslerini, Hitleri, katliamları falan anlatıp, kimsenin dünyaya bedel olamayacağını söylerken buldum. Konudan fazlasıyla uzaklaşmış bir haldeyken, tekrar ''sen kitapta yazanı ezberle ama sakın öğrenme!'' dedim.
Ben bunlarla boğuşurken, küçük kızım eve öğrenmesi gereken bir La Fontaine hikayesi ile geldi. Karınca ve ağustos böceği hikayesini herkes bilir. Hikayeyi bana anlatıp ana fikrini söyleyince kanım dondu! Kısaca ''benim uygun gördüğüm şekilde çalışmıyorsa ölmeyi haketmiştir!'' mantığında sonuçlanan hikayede, kızımın da buna ''tembeller ölürler'' gibi bir sonuç çıkarması aslında çok şaşırtıcı değil. Ama allahtan onun, ''ama anne hani bizden yardım isteyenleri geri çevirmiyorduk?'' diye olayı sorgulaması içime biraz su serpti ve bu gazla, ağustos böceğinin toplumdaki sanatçıyı simgelediğini, toplumun da bu sanatın varolması için sanatçıyı desteklemesi gerektiğini, herkesin çalışmasının aynı olamayacağını, yardımseverliğin ne anlama geldiğini, hikayede bir angut varsa onun da karınca olduğunu anlattım. Ama sonra hemen ekledim, ''kızım sen hikayeyi ezberle sakın öğrenme!''
Bu arada, büyük kızımın bir gün önceki din sınavı hazırlık kağıdında, ''nasıl her resmi yapan bir ressam varsa, evreni de yaratan bir allah vardır'' cümlesiyle karşılaşıp, peki allah bu evreni neden ve nasıl yaratmış sorusu kızımdan gelince, başladım anlatmaya. Önce evrenin bir resim olmadığını, ayrıca resme benzetilecek bir şey de olmadığını, dolayısıyla bu benzetmenin varolan hiç bir mantık kuralına uymadığını, kısaca elma ile masa karşılaştırması kadar absürd olduğunu, ancak, ''nasıl her masa dört ayaklıysa, elmanın da kabuğu vardır'' cümlesi kadar bir anlam taşıdığını anlatmam gerekti. Arkasından evrenin oluşumunun bilimsel açıklamalarını, evrim teorisini anlatmaya, bunun din versiyonunun sadece bir inanç meselesi olduğunu falan söyledim. ''Peki anne ben sınavda ne yazacağım*'' diye sorunca cevap yine aynı oldu: ''sen kitapta yazanı ezberle ama sakın öğrenme!''
Bu gidişle kızlarımın en çok gelişen yönleri ezberleri olacak. Harika birer oyuncu olabilirler diye düşünüyorum. Gerçek duygu ve düşüncelerini gizleyip, ezberlerini de geliştirince, geriye bir tek ''mış'' gibi yapmak kalıyor. Eh onu da önüne gelen yapıyor zaten.
Sonuçta anlaşıldı ki, ben kızların derslerine pek yardımcı olamıyorum.
23 Aralık 2010 Perşembe
YEMEK HİKAYELERİ 2
Bir önceki yazımda Auguste Escoffier denen, bence tarihin ilk gurmelerinden birinden sözetmiştim. Bu amcanın, her ne kadar insanlık yararına büyük bir keşif yapanlara verilen nobelvari bir ödül almamış olsa bile, ''et suyunu'' bularak (ama bildiğiniz gibi değil!), mutluluk adına çok büyük bir adım attığı söylenebilir.
Escoffier öncesinde yemek pişirmek simya gibi bir şeyken, pozitivizmin son demlerinde ve insanların en çok rağbet ettiği kitaplar bir anda ansiklopedilere dönüştüğünde, bu modanın heyecanına kapılan Escoffier de, yeni bir mutfak bilimi kurmak adına kolları sıvamış. ''Le Guide Culinaire'' (Mutfak Rehberi) (1903) adlı kitabında, uzun uzun o güne kadar neredeyse her fransızın yemek yaparken kullandığı bildiğimiz et suyunu bambaşka türlü tarif etmiş.
Escoffier öncesinde yemek pişirmek simya gibi bir şeyken, pozitivizmin son demlerinde ve insanların en çok rağbet ettiği kitaplar bir anda ansiklopedilere dönüştüğünde, bu modanın heyecanına kapılan Escoffier de, yeni bir mutfak bilimi kurmak adına kolları sıvamış. ''Le Guide Culinaire'' (Mutfak Rehberi) (1903) adlı kitabında, uzun uzun o güne kadar neredeyse her fransızın yemek yaparken kullandığı bildiğimiz et suyunu bambaşka türlü tarif etmiş.
Bu genel anlamda o güne kadar herkesin çöpe attığı sebze ve et artıklarından yaklaşık 10 saat civarı bir muamele ile yaratılan bir şahesermiş. Duyuları ile yemek yapan bu gurme, yemek tariflerinde etin nasıl cızırdaması gerektiğini bile tarif etmiş. Daha sonra pişirdiği etlerin tavada kalan kalıntılarına et suyu dökerek, onları ''deglaze'' eden ve böylece müthiş soslar için baz oluşturan Escoffier, L-glutamat'ın L'sinden haberdar olmadan bu tadı sezmiş, onu tariflerinde kullanmış ve bir mutfak devrimi yaratmıştır. Ya da buna, mutfakta bir paradigma değişimi de diyebiliriz. Çünkü Escoffier öncesinde, tattan önce görünüm gelirmiş. Fransız mutfağının kralı olan Marie-Antoine Careme'in eserleri dilden dile konuşulurmuş, ama yemek mümkün olmazmış. Çok havalı bir adı olan ( les petits vol-au-vents a la nesle) bir yemek için kullandığı malzemeler, iki dana memesi, yirmi horoz ibiği ve hayası, dört adet kaynatılmış ve kesilmiş koyun beyni, iki kemikli tavuk, on koyun uykuluğu, yirmi ıstakoz ve tüm bunların birada tutunmasını sağlayan bir kaç litrelik ağır kremadan oluşunca, insanın aklına, bu bir yemek mi yoksa sadece beyin ve hayadan oluşan, yeni bir frankeştayn denemesi mi, diye sorası geliyor. Frankeştayn'ın eriyip görselliğini yitirmemesi için de, mutlaka soğuk servis edilmesi gerekiyormuş. İnsanlığın her konuda ve her dönemde iki ileri bir geri gitmesi, burada da, güzelim barbeküyü keşfetmiş ilk insanın, estetik ve biçimsellik uğruna bundan vazgeçerek, frankeştaynlara talim olmasıyla kendini göstermiş.
Allahtan Escoffier ''ben görünüşe değil, lezzete önem veririm'' diyerek, (günümüzün ''ben dış güzelliğe değil, ruh güzelliğine önem veririm'' diyen safları gibi) göz dışında da, arada bir işe yarayabilecek duyu organlarımızın olduğunu bize hatırlatmış. Bu nedenle Fransada körlerin kurduğu aşçılık okulunun adı ''Escoffier! 4 duyu yeter!'' olarak bilinir.
Escoffier'nin yarattığı bu devrimin özünde, kendi kişisel lezzet deneyimlerine önem vermesi ve her türlü tat analizini birinci tekil şahıs perspektifinden yapması yatıyor. Kurallar ve dönemin trendleri değil de, kişisel hazlarının peşinden giden bu adam, kendi deneyimlerini ciddiye alarak inanılmaz tatlar yaratmayı başarabilmiş. Tıpkı bir çok sanatçı gibi, varolanı sorgulayıp kendi bireysel deneyimlerinin benzersizliği ile başka bakış açıları geliştirebilmiş.
Hepimiz kimyasal altyapısı aynı olsa bile, kişisel deneyim ve arzularımızın eğilimine uyarlanmış olan farklı bir beyne sahibiz. Escoffier'nin Mutfak Rehberi 600 sayfadan fazladır, çünkü Escoffier ne kadar umami içerirse içersin, herkesi tatmin edecek tek bir yemek tarifi olmadığını bilecek kadar psikolojik bir seziye sahipmiş. Tadın, belki de en önemli yönü olan bireyselliğini kurallar ve bilimsel metotlarla açıklamak şu an için yetersiz görünüyor. Yemek pişirmek hem bilim, hem de sanattır. Ünlü bir aşçı olan Mario Batali ''tutmuşsa doğrudur'' der. Bazen bazı şeyler hayatta da tutar ve neden olduğunu her zaman açıklayamayız ve genelleştiremeyiz. Bu bireysel bir deneyimdir ve hepimiz de, bireysel deneyimlerimiz doğrultusunda farklıyız.
*Bu yazıyı yazarken bir çok kaynaktan yararlanılmıştır, merak edenler isimlerini sorabilirler:)
21 Aralık 2010 Salı
YEMEK HİKAYELERİ 1
Şu dünyada ''zevk'' adına sayacağımız üç beş şeyden bir tanesi de yemektir herhalde. Hatta bir gün, bir ankette insanlara ''yemek mi seks mi?'' diye sormuşlar yanıtlar birbirine yakın olsa da, yemek yanıtı birazcık daha fazla çıkmış. Şu tat duygusunun beynimizde salgıladığı tatmin ve mutluluk hormonları evrimsel bir süreç elbette. Ama biz bu süreci bayağı bir abartmışız.
Özellikle ateşin bulunup, çiğ et yemekten terfi ettiğimiz zamanlarda, burnumuza buram buram gelen ızgara kokusuyla deliye dönmüş ilk insanı gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? O anda insan nüfusunda belirgin bir düşüş olduğu saptanmış. Çünkü ilk insan zaten her dakika elinin altında olan ve muhtemelen iyice monotonlaşmış seksten daha alengirli bir şey bulduğunu düşünerek zevkten gebermiş. Zaten yemek ve seks rekabeti de sanırım bu yüzden başlamış. Yani kendini yemeğe veren insan soyu, bir yandan da üremeyi unutarak kendini kuruttuğunu farkedince ''arada bir seks de gerekiyormuş yahu'' diyerek bu ikisini birleştirmeye karar vermiş. Nasıl olduğunu ne siz sorun ne ben söyleyeyim:)
Neyse, konuyu dağıtmayalım, uzun yıllar boyunca insan dilinin sadece 4 tadı algılayabilecek anatomik bir bileşkesi olduğu varsayılmış. Bunlar acı, tatlı, ekşi ve tuzlu olarak belirlenmiş. Diğer herşey bunların kombinasyonları olarak kabul edilmiş. İnsanlar bu arada ne olduğunu anlamadıkları bir takım tatların farkına varmışlar, özellikle muhteşem aşçı August Escoffier, 1900'lerde çığır açan yemek devrimiyle insanların damak tadına çağ atlatmış ki, -bu ''Yemek Hikayeleri 2''nin konusu olacak- ancak bu enfes tatların tanımlaması için 1907 yılının beklenmesi gerekmiş.
Japon kimyacı Kikunae İkeda ''Daşi'' nin (kurutulmuş bir su yosunu biçimi olan ''kombu''dan yapılan, klasik bir et suyuna çorba) tadının neye benzediğini araştırmaya başlamış. Bu tadın dört klasik tada hiç benzemiyor olması, meraklı ve gurme kimyacımızın oldukça dikkatini çekmiş ve bir türlü tanımlayamadığı bu tada, japoncada sadece ''leziz'' anlamına gelen ''umami'' adını vermiş. İşte tıpkı kayıp zamanın izinde gider gibi, kayıp tadın izindeki macera da, İkeda için böyle başlamış. Şu tadın bileşenlerini bulmak için deniz yosunlarını damıtmış, benzer tatları sınıflandırmış, mesela peynir, kuşkonmaz, domates ve et'in de, tat olarak buna benzediğini ama dört ana tadın bununla ilgili olmadığını düşünmüş. Bu arada karısı kafayı yemiş tabi!
Düşünsenize siz büyük bir aşkla kocanıza her akşam güzel yemekler hazırlayın, o da o yemekleri bir takım kimya tüplerinin içine boşaltıp, bazı sıvılarla karıştırıp ''bunun içinde ne var yaaaa!'' diye araştırıp dursun. İnsanın şevki kaçar elbette, zaten İkeda da günlük çalışmaları sırasında rastladığı bir insani salgı sıvısının, bu yemekte ne aradığını bulmak için çalışmalarının 6 ay kadar geciktirmek zorunda kalmış. Sonunda sabrı tükenen karısı, eşyalarını toplayıp evi terkederken, ''içine tükürmüştüm uğraşma boşuna!'' diyerek, İkeda'nın muhteşem buluşunun yanlış yollara sapmasını engellemiş.
Neyse, sonuçta İkeda, lezzetin kaynağı olan gizli molekülü bulmuş. Buna ''glutamik asit, L-glutamatın öncülü'' denmiş. İkeda bu keşfini Tokyo Kimya Cemiyeti Dergisinde yayınlatmayı da başarmış. Ama buna rağmen, dört ana tadı dile paylaştırmış olan bilim camiası, dilde başka yer kalmadığını söyleyerek, bu buluşu uzun yıllar görmezden gelmiş. Ikeda glutamatın dilde tadımlanabileceği anatomik kanıtları bir tülü bulamadığı için, parmesan peynirinin varlığı, soya sosunun lezzeti, et suyunun rahiyası İkeda'yı desteklemek için yeterli olmamış. İkeda, ''o da umami bu da umami'' diye diye ömrünü tüketmiş, kendini yemeğe vermiş, karısı da terkettiği için, umami arayışıyla kafayı yemiş.
İkeda'dan tam 90 küsür yıl sonra, moleküler biyologlar, dilde yanlızca glutamat ve L-aminoasitlerini tadan iki ayrı reseptör olduğunu keşfetmişler. Allahtan ikeda'nın anısına bunlara ''umami'' reseptörleri adını vermişler.
Umamiyi haz peşinde koşan hayalperestlerin hayalgücünden daha öte bir noktaya getiren bu keşifler, yemek tarihinde keşfedilen lezzetlerin hikayelerinin ve mantığının da tekrar incelenmesine yolaçmış. Hatta Fransız hukukçu ve politikacı Brillat Savarin'in '' İnsan soyunun mutluluğu için yeni bir yemek keşfetmek, yeni bir yıldızın keşfedilmesinden daha önemlidir'' sözü kafaların olumlu olumlu sallanmasına ve bu konuda daha fazla çaba sarfedilmesine sebep olmuş. Bu amca, daha sonra ''ne yiyorsanız osunuz'' diyerek konuyu daha da ilerletmiş ve varoluş analizlerimize yeni bir boyut katmış.
Bu yazıdan bir kaç anafikir çıkarabiliriz, onları da yazmadan edemeyeceğim:
-bazen haz önce, bilim sonra gelebilir, şaşırmayın!
-yemek yiyin ama arada seks yapmayı unutmayın, yani hazları birbirine karıştırmayın!
-karınızın veya kocanızın pişirdiği yemeklere laboratuar malzemesi muamelesi yapmayın!
-kimbilir dilimizde daha neler var!
-nasıl duyguyla yapılan seks daha güzel ise, duyguyla yenilen yemek de daha güzeldir!
-yosun deyip geçme!
Bol umamili günler, herkese:)
7 Aralık 2010 Salı
SİZİN BEYNİNİZDE ELEKTRİK AKTİVİTESİ VAR MI?
Geçen gün bir arkadaşım zıp zıp zıplayan Joe Dalton modunda beni arayarak, şu meşhur TED konuşmalarından antropolog Helen Fisher'ın aşk üzerine konuşmasını dinlememi istedi. Bu kadar heyecanlı olmasının sebebi, sürekli küçümsediği, ilkel ve sorunlu bulduğu aşık olma halinin, beyindeki kimyasal bir süreç olduğunun, hatta bazı uyuşturucularla aynı etkiyi yaptığının, ilk ağızdan bilimsel açıklamasını gözümüze sokarak ne kadar haklı olduğunu kanıtlamaktı.
Elbette biliyoruz ki, bugün beyinlerimize takılan elektrotlarla nerede ne hissettiğimizi görebiliyoruz. Helen Fisher, konuşması boyunca aşık olma sürecinin, bizi bir yandan ne kadar irrasyonel yaratıklar haline getirdiğini anlatırken, konuşmasının bir yerinde, özellikle antidepresan kullanımının aşık olma güdümüzü sınırladığını, bu yüzden de bu kadar yaygın kullanımın, hiç de iyiyie işaret olmadığını belirtiyor. Sonra da çok can alıcı bir cümle ekliyor: ''Aşkın olmadığı bir dünya, ölü bir dünyadır''.
Bu kontrol edilemez, hatta bizi kendimizi tanıyamayacak kadar değiştiren güdünün illaki olması gerektiğini söylerken, kafamızda soru işaretleri oluşuyor. Bu soru işaretlerine en basit yanıt, aşka kafamızda oluşan bir elektrik kontağı muamelesi yapanlara, ''en azından orada biraz elektrik olduğunu bize kanıtlıyor'' demek olabilir! Ama tabi ki bu kadar basit bir yanıt kimsenin işine yaramaz...
Son zamanlarda okuduğum, çift terapisi üzerine çalışan, İsrailli psikolog Ayala Malach Pines'in bir kitabında, aşık olma süreci ile ilgili yapılan bazı araştırmalar yer alıyordu. Bu araştırmalar, öyle ya da böyle, kafamızda aşık olacağımız kişinin bir özellik şeması bulunduğunu gösteriyor. İstisnalar (psikolojik değişimler, hayat ve ilişki tecrübeleri, dönemsel ve koşulsal ihtiyaçlar, salaklıklar!) olsa bile genelde bu şemaya uyan kişilere aşık oluyoruz.
Helen Fisher da süreci ''tutku'' (lust), ''romantik aşk'' ve ''uzun süreli ilişki için bağlanma becerisi (attachment ability for longterm relationship) olarak anlatırken, her bir süreçte beynimizde gerçekleşen ışıldamaların ve hormon akışının farklı olduğunu söylüyor. Yani işin biyolojisi kadar, önemli bir kısmını da, öğrenimlerimiz, tecrübelerimiz, şartlanmalarımız ve yaşadığımız kültürün çok etkili olduğu psikolojimiz belirliyor. Bu da en azından, ''sadece beyninde havai fişekler çakan bir robottan farklı olarak'' sürece dışsal bir boyut kazandırıyor.
Ufak bir matematiksel formülle aşk konusunu çözmek mümkün!!! Evet, hepimiz psikolojimizden şekillenen bireysel aşk şemasına göre birilerine aşık oluyoruz. Ancak bu aşkın sürekliliği ve getireceği mutluluk konusunda ne kadar şanslıyız; şimdi ona bir bakalım. Öncelikle bu şemaları gerçekten işlevsel oluşturup oluşturmadığımız çok önemli!
Bunun garantisi yok, çünkü dediğim gibi, bunların oluşumu, daha bebekken annemizle kurduğumuz göz temasımızdan, yaşadığımız bir travmaya, ilişki deneyimlerimizden, çocuksu ihtiyaçlarımıza kadar değişebiliyor. Demek ki, iki seçenek var: işlevsel aşk şeması, işlevsel olmayan aşk şeması!
Bir diğer açılım ise, aşık olduğumuz kişide bizim aşk şemamızda olan özellikler gerçekten var mı, yoksa bir iki veriden yola çıkarak, biz olduğu varsayımına mı kapılıyoruz? Çünkü bu konuda aldanmak çok mümkün. İnsanlar her zaman çok açık değiller. Hatta çoğu zaman kendilerini bile kandırabiliyorlar. Bu durumda karşımıza şöyle bir açılım çıkıyor. ''Önce kendim için işlevsel şemayı bulmuş olmam, sonra da bunun o kişide olup olmadığını anlayacak kadar salak olmamam gerekiyor''. Matematiksel olarak %25 şans diyebiliriz. Bence hiç de fena değil:)
İnsanları beyindeki kimyasal hareketlerden ibaret gören bakış açısının, en çok kaçırdığı nokta, beyne yapılan dış kimyasal veya cerrahi müdahalelerle, davranışların değişmesinden yola çıkarak, bizi kontrol edilebilen makineler olarak görmesidir. Oysa, beynimizdeki bu değişimler, hayatta kendi seçimlerimizden kaynaklanan tecrübelerle hem doz olarak, hem de süreç olarak kendi kontrolümüz altında olabilir. 1989 yılında Elizabeth Gould, beynimizdeki nörönların sanılanın aksine bölünebildiğini (nörojenez) gösterdi. Üstelik bu bölünmenin en çok da, aşk gibi bizi gerçekten çok mutlu edebilecek durumlarda daha da aktivleştiği anlaşıldı. Araştırmacılar bu sebeple aşk ve intimacy (yakınlık) denen durumlarda insanların çok daha enerjik, üretken ve yapıcı olduklarını söylüyorlar. Belki de bu yüzden Helen Fisher ''aşksız bir dünya, ölü bir dünyadır'' diyor.
Aşkın yıkıcı tarafı mı? Burada da futbol örneğini verebiliriz. Holiganların olması futbolu zararlı bir oyun yapmaz. Aşk, her insanın beyninde aynı ampulleri açsa da, aşkı yaşama tarzımız, kültürümüz, karakterimiz, zayıf ve güçlü yönlerimiz ve tabi ki %25'lik şansımıza bağlı olarak değişiyor.
Tolstoy şöyle demiş: ''Dünyada kafa sayısı kadar akıl olduğu gibi, yürek sayısı kadar da aşk vardır''.
2 Aralık 2010 Perşembe
BUNDAN SONRA NE VAR?
Nasa bir açıklama yaparak GFAJ-1 mikrobu adındaki (havalı ismine bakmayın alt tarafı bir mikrop) mikrobun, bugüne dek tüm yaşam formlarında var olan biyo moleküler yapıdan ayrışdığını açıkladı! Bu ayrışım mikrobun temel moleküllerinde, normalde yaşam için mutlak olan, karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve sülfür olması gerekirken, fosfor yerine arseniğin bulunmasından kaynaklanıyor. Şimdi, ''kardeşim merak etseydik, NASA raporlarını okurduk, bu ne şimdi!'' diyeceksiniz ama ben size zaten kimya ve biyoloji dersi verme gibi bir misyon edinmiş değilim! Konumuz elbette başka! Biz burada önyargıdan sözedeceğiz..!
Konuyu biyolojiden önyargıya taşıma konusundaki becerimi takdir etmeniz bir yana, bu yazıyı yazma sebebim, bilim yobazlığına en güzel karşıt örneklemeyi veren bir konu içermesi. Bugüne kadar ölümle ilişkilendirdiğimiz bir maddenin yaşamın temel taşlarından biri haline gelmesi, önyargının ve takılmışlığın düşünce sistemimizi ele geçiren, ne büyük bir mikrop olduğunun en güzel örneği değil mi?
Zavallı Agatha Christie mezarında ters dönmüştür herhalde... Hayatını arseniğin ölümle bir düşünülmesi konusuna adamış olan bu büyük yazar, içki ve yemeğe karıştırılması, iğne batırılması veya hap yutulması (mecazi anlamda değil, gerçek anlamda) gibi klasik arsenik kullanım yöntemlerinin çok ilerisine geçerek, burnumuzu sildiğimiz mendil, gözümüze damlattığımız damla, yaladığımız reçel kavanozunun ağzı gibi son derece yaratıcı yöntemler geliştirerek, baş kahramanı arseniğe mutlaka öldürücü bir rol bulmuştur. Onu bu konuda sollayan amerikan cinayet filmlerinden birinde, cansız manken fetişi olan bir adamın, geceleri yatağına alıp seviştiği cansız mankenin dudağına sürülen arsenikle, öpüşme sonrasında ağzından köpükler çıkararak öbür tarafı boylamasını izlerken, adamın fetişinin senaryo yazarları tarafından sırf arseniği en absürd nasıl bulaştırırız sorusuna yanıt olması babından konu edildiğini bile düşünmüştüm. Size de olur mu bilmiyorum, ama ben film izlerken, senaryoda yer alan gereksiz detayların filmi süslemek için değil, sonrasında bir yere bağlanmak için verildiğini düşünürüm.
Sonuçta arsenik=ölüm formülü, E=mc2'den çok daha popüler ve de anlaşılır bir şekilde beynimize kazınmışken, bugün birileri arsenik=yaşam diyerek tüm akıl yapımızı az da olsa sallamıyor mu? Açıkçası ben, dünya fillerin sırtında taşıdığı meyva sepetidir diye inanan bir ortaçağ insanının, ''kardeşim dünya bir futbol topu gibi yuvarlaktır'' diyen birileri karşısında, iyi de futbol topu ne? diyecek kadar konudan bi haber olma durumunu şu anda hiç de garipsemiyorum.
Mesela çok yakında, bir insana arsenik enjekte ederken yakalanan bir adam, savunmasında, ''ben onu başka bir yaşam formuna çevirip sonsuzluk veriyorum'' derse, hadi bakalım kanıtlayın adamın suçlu veya deli olduğunu...Eminim ki, yakında arsenik yapılı dünya dışı yaratıkların, dünyayı ele geçirerek tüm arsenik kaynaklarını tükettiği bir bilim kurgu şaheseri izleyebiliriz. Bu arada dünyadaki tüm arseniği ele geçirirlerse ne olur, bir şey mi kaybederiz, o ayrı konu, ama bizim olan bizimdir, iyisi de kötüsü de modunda bir savaşa girmeyeceğimizi kim garanti edebilir?
Bu arada, ''Tüm teoriler değişti. Dünya üzerinde bildiğimizden tamamen farklı bir moleküler yapıya sahip olarak yaşayabilen bir organizma var.'' diyen bilim insanı, şu noktadan sonra, cinlerle konuşan adamları da dinlemek zorunda. Düşünün ki, bi falcı size, '' bak kızım, ben anti madden yapılma yaşam formları ile irtibattayım, onlar da zamanı geriye doğru yaşıyorlar, o yüzden de, senin anti madden gelecekten geliyor ve bana senin gelecekte başına gelecekleri anlatıyor. Ben de ona senin geçmişte yaşadıklarını anlatıyorum, böylece alış veriş tamamlanıyor. Ben sadece aracıyım, elçiye zeval olmaz'' derse ne yapacaksınız? Ben hemen şu soruyu soruyorum: ''Peki, falcı teyze, bizim kesiştiğimiz bir zaman var mı?'' O da cevap veriyor '' elbette kızım, ona da orta yaş bunalımı diyorlar, sen ne sanıyordun ki?''.
Yani kısaca, bu haber bize önyargılarınızdan kurtulun, bilimin en önemli özelliği yanlışlanabilir olmasıdır ve gerçek bilimsel düşünce, yanılma payını kabul etmekten geçer (her konuda) diyor. Bilim kendi yanlışlanabilirliğini inkar ettiği zaman bilim olmaktan çıkıyor. Algılarımızın, düşüncelerimizin ve yorumlarımızın, öğrendiğimiz şeylere ve yaşadığımız şeylere bağlı olarak şekilleneceğini unutmamalıyız. Öznelliğimizden kurtulma şansımız yok, şu ana kadar bilim insanoğlunun öznelliğinden kurtulabilmesi için en doğru yöntem gibi görünse de, kraldan çok kralcı yapımızla, bilimi de, sadece varolanı desteklemek veya kendi yorumumuzu desteklemek için kullandığımızda, en absürdü hayal etmeyi kaçırıyoruz. Dün öldüren arsenik bugün yaşam kaynağı oluyorsa, herşey değişebiliyorsa, yanlışlanabiliyorsa, bence yaşamın gerçek güzelliği ve anlamı burada karşımıza çıkıyor: ''Bundan sonra ne var?''.
26 Kasım 2010 Cuma
AŞKIN BİTMEZ TARTIŞMASI...
Konu dönüp dolaşıp yine aşka geliyor...
Dün bir kaç derviş, biraraya gelmiş, bu sonsuz meseleyi yine tartışmış!
Hepsi hayatının yaklaşık yarısını geçmiş!, illa ki aşkı tatmış, ama hepsi farklı anlatmış!
Birincisi demiş ki, aşk basittir ve bir anlık yıldırım çarpmasıdır, gördüğün anda olur ve hayat boyu unutulmaz.
İkincisi demiş ki, aşk duyguların en yücesi, hayatın gerçek anlamı, insan tekamülünün doruk noktası.
Üçüncüsü demiş ki, aşk kimine göre baş tacı, kimine göre başa bela, aradaki yolda sıranmış tüm aşklar, bütün tarifler bir başka...
Dördüncüsü anlatmış, ama kimse anlayamamış... Tıpkı cennetin kapısında bekleyen filozof ve hipopotam misali. Melek demiş ki, bugün bana aşkı en iyi anlatan cennete girmeye hak kazanır, filozof başlamış anlatmaya, ''aşk bir insanın başka bir insana, kendini kaybederek ama düşünerek, hormonların etkisiyle, kimyasalların karışmasıyla ama yazdığı şiirlerin bilinciyle, biraz bilinç, ama biraz sahiplenme, ama üç senede biter diyorlar, ama sonsuz aşk denince bir de platonik var, hani idealize ettiğimiz ama çok basit olan....'' ve melek filozofun sözünü kesip bön bön bakan hipopotama ''hadi yine iyisin, bugün şanslı günün'' demiş!
Körler sağırlar birbirini ağırlar misali geçen tartışma, aşkta dürüstlük nerededir, veya cinsellik aşkın olmazsa olmazı mıdır, veya aşk bir teoridir ve genellenebilir, veya herkesin aşkı kendinedir gibi bir fikir deryası içersinde boğulmadan önce, tutunabilecek bir simitçik arayan tartışmacıların, bir süre sonra, ''sen hiç bir şey bilmiyorsun, hiç aşık olmamışsın!'', ''asıl sen benim aşık olduğum gibi hiç olmamışsın'', ''aman efendim benim sepetimden üç aşk çıktı, bu istridyede inci yakalama misali bir durumdur'' tarzında ifadeleriyle sıkışmış kalmış.
Aşkı yaşamın amacı sayanın da, aşkı hayatından çıkaranın da yokmuş aslında birbirinden farkı. Sonuçta herkes kendi dinini yaşarmış, biri aşktan başka bir şey görmeyerek, diğeri aşkı görmeyerek...Ama hep dini kurallarla, sorgulatmadan, kesin yargılarla ve inandığına olan inaçla.
Aşkı bir kimyasal sürece indirgeyip arkasındaki felsefeyi ve yaratımı görmemekte direnen de, ya da yarattığı felsefenin içinde kendini hapseden de, veya üzerine bir dünya kurulmuş bu duyguyu bir anlık şimşeğe çeviren de, ya da tüm duyguları bir fonksiyon eğrisiyle matematiğe döken de, sonunda, ''aşk bir sudur, iç iç kudur'' noktasında buluşmuş. Ama susuz yaşamın olamayacağını unutmadan kudurmuşlar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)