''Yeni yıla öylebir yazıyla başlamalıyım ki, farklı bir anlamı ve duygusu olsun!'' stresiyle beklerken, bir türlü yazamadığımı, çünkü yeni yıla ait farklı bir anlam ve duygu üretemediğimi gördüm. Her ne kadar bütün kahve fallarımda ''bu yıl senin yılın, yaşadın!, en mutlu sen olacaksın!, en çok para sen kazanacaksın!, en iyi tatillere sen gideceksin!, ayrıca seni bu yıl üç büyük aşk bekliyor! (insan bir aşkla yerlerde sürünürken, ben üç aşkla kesin ölürüm), gibi kehanetler çıksa da, alt tarafı bu yıl 2011, yani soldan sağa toplasan 4 eder, 11'den iki çıkarsan 9 ve 20'den 11 çıkarsan yine 9 gibi anlamsız bir yıl! Mayalar da bu yılda bir anlam görememişler ki, takvimlerini bir yıl daha uzatıvermişler! Sonuçta bir duygu seline kapılmadan neler yazabilirim diye düşünürken, imdadıma benim veletler yetişti. Şu ara büyük kızımın sınav dönemi. Her gün bir dersten sınav olurken, sorumlu (dikkat lütfen sorunlu değil!'') ve iyi anne misali, ben de yardım ediyorum. Ama sonuç büyük olasılıkla bir felaket olacak gibi görünüyor!
Sosyal bilgiler sınavı öncesi konularını çalışırken ''Atatürk ilkeleri'' başlığı altında ''devletçilik'' ilkesinden başlayıp, işte devletin ekonomiyi yönlendirmesidir, halkı bireylerin eline terketmemesidir, okul açar, hastane açar, doğal kaynakları kontrol eder falan derken, ama tabi bugün özel hastane sayısı devlet hastanesi sayısını geçiyor, eh bir de özel okullar var tabi, bu arada devlet arazileri teker teker bireylere satılıyor falan diye anlatmaya başladığımda, konunun gitgide kapitalist sistemler, sosyalist yapılar ve komünizm açılımlarına yönelmesi, yolsuzluklardan girilip, liberallikten çıkılması sonucunda, kendimi kızıma Kübayı falan anlatırken buldum. Masal dinler gibi anlattıklarımı dinleyen kızım, ''yani oralarda kimsenin havuzlu evi yok mu?'' diye sorarken, ''ama sokakta aç dolaşan çocuklar da yok'' diye duyunca, havuzunun o kadar da önemli olmadığını anladı ama, niye parası olanın yaşayabildiği, olmayanın öldüğü bir sistemin hala bu dünyada varolduğunu tabi ki anlayamadı. ''Belki dünya çok kalabalıktır ve ondandır, aslında bu da bir çeşit doğal seçilim olabilir mi, acaba?'' diye konuşurken, ''anne, şimdi ben Atatürk'ün devletçilik ilkesini yazarken Kübayı mı anlatayım yoksa doğal ''keçilimi'' mi! diye sorduğunda, aklım başıma geldi ve önce ''seçilim'' diye düzeltip, ''kitapta yazanı anlama boşver, ezberle!'' diyerek, milliyetçilik ilkesine geçtim.
Bu başıma daha da büyük işler açtı. Milliyetçiliğin insanları ötekine düşmanlaştıran, ırkçılık bazlı bir düşünce olduğunu, ama Atatürk'ün sözettiği milliyetçiliğin bu olmadığını, aman sakın karıştırmaması gerektiğini, milliyeti ne olursa olsun insanların önce insan olduklarını, onları özel kılan şeyin milliyetleri değil vicdanları, empati yetenekleri ve hoşgörüleri olduğunu falan söyledim. ''Ama biz sabahları ''Türküm doğruyum çalışkanım ....'' diyoruz, yani bütün Türkler doğru ve çalışkan değil mi?'' diye sorduğunda, ''hayır canım, doğruluk ve çalışkanlık milliyete bağlı bir şey değildir, insanın kendi özelliğidir'' diye yanıtlayınca bu sefer ''ama anne hani bir türk dünyaya bedeldi?'' sorusunu duymamla, kendimi, bu yüzden çıkmış ırkçılık tartışmalarını, savaşları, ulusların aşağılık komplekslerini, Hitleri, katliamları falan anlatıp, kimsenin dünyaya bedel olamayacağını söylerken buldum. Konudan fazlasıyla uzaklaşmış bir haldeyken, tekrar ''sen kitapta yazanı ezberle ama sakın öğrenme!'' dedim.
Ben bunlarla boğuşurken, küçük kızım eve öğrenmesi gereken bir La Fontaine hikayesi ile geldi. Karınca ve ağustos böceği hikayesini herkes bilir. Hikayeyi bana anlatıp ana fikrini söyleyince kanım dondu! Kısaca ''benim uygun gördüğüm şekilde çalışmıyorsa ölmeyi haketmiştir!'' mantığında sonuçlanan hikayede, kızımın da buna ''tembeller ölürler'' gibi bir sonuç çıkarması aslında çok şaşırtıcı değil. Ama allahtan onun, ''ama anne hani bizden yardım isteyenleri geri çevirmiyorduk?'' diye olayı sorgulaması içime biraz su serpti ve bu gazla, ağustos böceğinin toplumdaki sanatçıyı simgelediğini, toplumun da bu sanatın varolması için sanatçıyı desteklemesi gerektiğini, herkesin çalışmasının aynı olamayacağını, yardımseverliğin ne anlama geldiğini, hikayede bir angut varsa onun da karınca olduğunu anlattım. Ama sonra hemen ekledim, ''kızım sen hikayeyi ezberle sakın öğrenme!''
Bu arada, büyük kızımın bir gün önceki din sınavı hazırlık kağıdında, ''nasıl her resmi yapan bir ressam varsa, evreni de yaratan bir allah vardır'' cümlesiyle karşılaşıp, peki allah bu evreni neden ve nasıl yaratmış sorusu kızımdan gelince, başladım anlatmaya. Önce evrenin bir resim olmadığını, ayrıca resme benzetilecek bir şey de olmadığını, dolayısıyla bu benzetmenin varolan hiç bir mantık kuralına uymadığını, kısaca elma ile masa karşılaştırması kadar absürd olduğunu, ancak, ''nasıl her masa dört ayaklıysa, elmanın da kabuğu vardır'' cümlesi kadar bir anlam taşıdığını anlatmam gerekti. Arkasından evrenin oluşumunun bilimsel açıklamalarını, evrim teorisini anlatmaya, bunun din versiyonunun sadece bir inanç meselesi olduğunu falan söyledim. ''Peki anne ben sınavda ne yazacağım*'' diye sorunca cevap yine aynı oldu: ''sen kitapta yazanı ezberle ama sakın öğrenme!''
Bu gidişle kızlarımın en çok gelişen yönleri ezberleri olacak. Harika birer oyuncu olabilirler diye düşünüyorum. Gerçek duygu ve düşüncelerini gizleyip, ezberlerini de geliştirince, geriye bir tek ''mış'' gibi yapmak kalıyor. Eh onu da önüne gelen yapıyor zaten.
Sonuçta anlaşıldı ki, ben kızların derslerine pek yardımcı olamıyorum.