21 Şubat 2011 Pazartesi

KUSURA BAKMAYIN!

''Ahhh, çok iyi bir çocuktu, hatta geçen gün karşıdan karşıya geçerken Ayşe teyze'nin koluna girmişti, iyi çocuklar böyle yetişmiyor mu? Okullarda bunlar öğretilmiyor muydu? ''Vah, vahhhh, demek teröristmiş, burnumuzun ucundaydı da anlamadık, kaç kişiyi öldürmüş? Vah vah!!!
 
''Ne iyi adamdır, ne iyi bir aile babasıdır, her akşam eve gelirken eli kolu poşetlerle doludur, vallahi ne doğumgünü, ne sevgililer gününü, ne de evlilik yıldönümünü atlar, hepsinde karısına sürprizler yapar, bize karşı da nasıl naziktir bilseniz!'' Çocukları da çok sever, hatta geçenlerde okuldaki kermese bile katılmıştı. Hay allah, işkence soruşturmasından mı yargılanıyor, inanamadık vallahi, tırnaklarını mı sökmüş kızın, yoksa burnunu mu kırmış, yok valla, pamuk gibi adamdı yani!!!''
 
''Austwitz'de görevli 3. bölük komutanı Herr Gunter Kurt, 2000 yahudinin dişlerinin toplanmasından bizzat sorumlu kılınmıştır. Dişlerin ayıklanması konusunda son derece temiz ve detaylı bir iş çıkaran Kunt, kampta bulunan yahudileri dişlerine göre ayırarak, teleflerini sıraya koymuştur. Evli ve 3 çocuk babasıdır. Annesi uzun yıllar boyunca böbrek hastalığıyla mücadele etmiştir, vefalı ve sadık bir evlat olarak Kurt, annesinin tedavisi ile ilgili gerekli tüm olanakları sağlamıştır.''
 
''Sonunda yoksulluğun bitip, tüm dünya kaynaklarnın eşit dağıtılabilmesi için gereken devrim yapılacak, bu konuda direnen herkes insanlık düşmanı ilan edilerek idam edilecektir! Herşey daha güzel, daha eşit bir dünya için, sonunda çocuklarımız barış içinde yaşayabilecek...!!!''
 
''Ülkemizin geleceğine ve ulusumuzun refahına karşı bir tehlike oluşturan bu ülkeye müdahale edip, oradaki yönetime son vermemiz gerekmektedir, pardon telefon, müsadenizle, efendim karıcığım, evet akşama yoksullar yararına düzenlenen davete gideceğiz tabi ki, çok da büyük bir bağış yapacağız sen hiç merak etme, evet ne diyorduk, bu yönetimi değiştirmek için gerekli hazırlıklara başlayın, gemiler ve uçaklar yola çıksın...''
 
İnsanların sübjektif ve bireysel deneyimlerine bağlı yargılarından, kavramlardan bu derece uzaklaşmalarından, korkularından, ''o'' yaptıysa iyi, ''bu'' yaptıysa kötü mantığından sıkılmışlığım var bugün!

17 Şubat 2011 Perşembe

TANIŞTIK; UYUŞTUK; SEVİŞTİK:))

Şu sıralar Haruki Murakami adında bir adamla tanıştım. Uzun zamandır ''Sahilde Kafka'' adındaki kitabına rastlıyordum, tam alacakken sanki bir şey elimi tutup ''daha sırası değil'' diyormuş gibi bir hisse kapılıp vazgeçiyordum. Geçen gün ''Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu'' adındaki yeni kitabını gördüm. Kim böyle bir kitap ismi görür de meraktan kudurmaz! Elbette aldım, meğer, önce bu kitap vasıtasıyla Haruki Bey ile tanışmam gerekiyormuş. Kader ağlarını böyle örmüş. Üstelik bir arkadaşımın, yazarın  ''Norwegian Wood'' adlı kitabını yaklaşık 3-4  yıl önce bana verip, ''sen seversin'' demesi ve benim de kitabı bir kez bile elime almamış olarak, başucumda bekleyen kitaplar silsilesinin içinde bir yerlere tıkmam da, bu kehaneti doğruluyor olmalı!
Uzun lafın kısası ben Haruki Bey'den çok etkilendim. Hem de, 15 yaşımda ilk defa Boris Vian'ın ''Pekin'de Sonbahar'ını okuyup, içine düştüğüm huşu duygusuyla aynı tadı yakalayarak, bir ''deja vue'' yaşadım. Pekin'de Sonbahar'dan sonra, ''Günlerin Köpüğü'' ve ''Yürek Söken'' ile devam ederek, ''insan'' denen türe hayranlığım arttı. Bu nasıl bir hayalgücüydü, bir soyutluktu ki, böyle şeyler üretebiliyor, yaşamın en garip sorularını, kuşbakışı görmek kadar bütün, ama bir o kadar da yorucu, detaylı haritasıyla ortaya dökebiliyordu. Eh, ''insan'' böyle şeyler çıkarabiliyorsa değerli olmalıydı.
Ardından Ursula Le Guin denen yüce hanımefendiyle tanışarak, önce ''Mülksüzler'', sonra da ''Gülün Günlüğü'' ile ''insan''a olan hayranlığım kat be kat arttı.
Beğendiğim ve keyif aldığım şeyler arasında benzerlikler bulmaya çalışarak bir çeşit tutarlılık oyunu oynamayı çok severim. Bu bir çeşit özkişilik  haritası çıkarmak gibi bir şey. Genelde davranışlarımda tutarlı olmadığım söylenir ama ben tutarlı, ancak prensip sahibi olmadığımı düşünürüm. İkisi arasındaki fark ise bence çok büyüktür.
Neyse, bu yazarlardan aldığım keyiflerdeki ortak imgeleri bulmak için düşündüğüm zaman, aklıma hemen Boris Vian'ın ''Yürek Söken'''indeki, insanların günahlarının diyetini ödemek üzere nehirde kürek çeken vicdan kayıkçısı ile, Ursula Le Guin'in ''Omelas'' adını verdiği, herkesin, ancak bir çocuğun karanlık bir odada kapalı kalarak ve sadece yaşaması için gerekli besini alarak, acı çekmesiyle, mutlak ve genel bir mutluluğu yakalayabildiği şehrin hikayesi gelir. Çocuk acı çektikçe tüm şehir her türlü felaketten korunur ve mutlu olur. Kayıkçı kürek çektikçe, insanlar suçluluk duygularından kurtulurlar. Birilerinin kendi vicdanı olmazsa, başkaları onların vicdansızlığının bedelini acılarıyla öder. Sistem de böyle devam eder.
Gelelim Haruki Amcamıza... Onda kürekçi, kayıkçı, ağlayan çocuklar falan yok, ama ''Dünyanın Sonu''diye adlandırdığı bir yer var ki, herkesin kendini kapadığı iç zindanların en güzel simgesi. Kendi irademiz, kendi kararımızla, insani özelliklerimizden vazgeçerek, korkularımızla ama sanki hiç bir şeyden korkmadan yaşadığımızı sandığımız, ama içten içe dışarısını özlediğimiz, bulduğumuz her çatlak ve oyuktan dışarıya bir göz atıp, havasını içine çekmeye çalıştığımız, ama tamamen dışarı çıkmaya asla cesaret edemediğimiz, bunu doğrulamak için de dışarıyı, hem kendimize hem başkalarına kötülediğimiz, ama ne olursa olsun dışarıdan bize sunulanı da ''istemem ama yan cebime koy'' tavrıyla yalayıp yuttuğumuz gerçekliklerimizi öyle güzel anlatmış ki!
Şimdi buradaki ortak konu ne diyeceksiniz. Hani diğer ikisinde vicdan vardı da, buradaki de zindan, alt tarafı bir ses uyumu! diyebilirsiniz tabi...
Bunun için herkesin kendi deneyimlerinden yola çıkarak bir bağlantı kurması gerekiyor. Ben kendi bağlantımda, dışarıya çıkamayacak kadar korkan insanların, dışarıya çıkabilip de ürettikleri duyguları etrafa yayan insanlardan beslendiklerini kurguluyorum. Duvardaki çatlaktan sunulan herşey alınabilir, nasıl olsa o çatlaktan içeriye bir şeyler sızdıracak kadar dolu birileri vardır öbür tarafta. Birileri başkalarının günahlarının acısını çeker, birileri başkalarının refahlarının bedelini öder, birileri başkalarının cesaretinin meyvelerini yer. Alın size ortak nokta!
Her yazar ile okuyucusunun arasında kişisel deneyimlerin, ortak veya çelişik hayat görüşünün, bireysel yaratılan gerçekliklerin alışverişleri olur. Benim Haruki Murakami (ben ona kısaca ''Hurakami'' diyorum) ile çok keyifli bir alışverişim var. Ancak prensip sahibi ve realistik bir ilişki değil bu, yoksa ''insan'' daha az insan oluyor benim için, daha fazla robot, daha fazla makine, ve bu yüzden daha basit...  

8 Şubat 2011 Salı

BİR ''FRIENDS'' NELERE KADİR!

Bir zamanlar TV'de Friends diye bir dizi vardı, çoğu kişi bilir, Newyork'ta yaşayan 6 arkadaşın komik serüvenleri ve ilişkileri...Dizi, tam da sabun köpüğü dediğimiz ama aynı zamanda suya sabuna dokunmayan! - ki, bu iki ifadenin aynı anda kullanıldığında nasıl bir çelişki yarattığını da, burada görme imkanı bulduk -  hoşça vakit geçirilen, eğlendirme amaçlı bir diziydi. Oturup sakin sakin kahkalar atmak yerine, bu dizide keşfettiğim bir duruma - öyle aman aman bir şey değil heyecanlanmayalım - bayağı bir kafa yormuştum. Sonuçta ''friends'' dizisinde bile kafa yoracak bir şey bulduğum için, o dönem, bir arkadaşım bana ''Penguen'' okumamı tavsiye etmişti.
Neyse, dediğim gibi üzerinde düşündüğüm şey, bu insanların birbirini inanılmayacak bir şekilde oldukları gibi kabul etmeleri, birbirlerinin özelliklerinden ve buna bağlı hatalarından zarar gördüklerinde, dehşetengiz bir şekilde, arada şımarıkça küsüşmeler olsa bile, her defasında dizinin sonunda büyük kucaklaşmalarla barışmalarıydı. Ayrıca karakter olarak da, birbirinden bu kadar farklı, ilgi alanları birbirinden bu kadar değişik (mesela birinin ilgi alanı dinazorlarken, diğerinin seks, öbürünün moda olabiliyordu) insanların bu kadar içiçe yaşamaları bende, ''hah kardeşim işte budur! farklılıklarımızı kucaklayalım, birbirimizi sevelim sayalım, çiçek, böcek olalım, bir kucaklaşıp herşeyi unutalım'' duygusunu tepeye vurdurmuştu. Onlar yapabiliyordu, yani kurgusal olarak!, yoksa ben de, anneannem gibi, TV seyrederken bir filmde, kendisini kötü adamlardan korumak için aşkını feda eden sevgilisine, haksızca bağırıp çağırıp, onu ''kötü kadın'' olmakla suçlayan adama ''oğlum oğlum görmüyor musun, onun bir suçu yok, seni çok seviyor!'' demiyorum, yani herşey kurgu biliyorum, henüz gerçeklikten kopmadım.
Neyse, bu herşeyi olduğu gibi kabullenme, ama yine de sevme durumu bende bir süre etkili oldu. Ben, ya da biz, biz derken bizim toplum, neden böyle yapamasındı ki! Neyimiz eksikti? Hata desen aynı, gerizekalılık desen bini bir para, sevgi desen, yer gök kelebek!
Ama anladım ki, bu herşeyi kabul etme ve benimseme durumunun çok önemli bir kuralı var! Bu kural beni gerdi, bozdu, dağıttı, darma duman etti! Bu kural '' yüzeysellik''. Yani bir insanla yüzeysel bir bağ kuracaksanız, o insanın ne olduğu, ne yaptığı, nasıl düşündüğü, ne dediği, nasıl davrandığı çok da önemli olmuyor. Çünkü yüzeysel bağlar sonucunda, en kötüsü fiziksel olarak etkilenebileceğiniz durumlara düşebiliyorsunuz, biraz mizah yeteneğiniz varsa, bir durum komedisi tadında olan biteni yaşayabiliyorsunuz. Ama bağlarınız yüzeysel değilde, derinse, o zaman duygular işin içine giriyor. O zaman yapılan şeyler biraz! canınızı acıtıyor.
Bir gün, bir arkadaşım bana geçmişte yaşadığı fiziksel acılarla ilgili örnekler veriyordu, benim ise pek oralı olmadığımı görünce, ''ne biçim insansın sen, bir tepki ver demişti'', ben de bilgece!, ''esas acı, fiziksel değil, ruhsaldır'' demiştim. Aman yanlış anlamayın fiziğimizin altında, uçup kaçan bir ruhumuz olduğundan değil, duygu ve düşünce dünyamızı oluşturan psikolojimizden söz etmiştim elbet! Şimdi bu yüzeysel ilişkiler ruhumuza (her seferinde açıklamayayım anladınız siz onu) dokunmuyor. Oysa derinden bağlar kurduğumuz zaman ruhumuzu savunmasız bırakıyoruz, o zaman da karşımızdakinin kim olduğu, nasıl biri olduğu, nasıl davrandığı çok önemli oluyor.
Ben buna bu bağın sorumluluğu diyorum, yani bu bağları oluşturan kişilerin birbirlerine acı çektirmeme, hatta biraz daha ileri gideyim, birbirlerini mutlu etme sorumluluğu. Ama bu konuda çok çeşitli fikirsel muhalefetle karşılaştığım oldu tabi ki! Yani ''herkes kendi bağından sorumludur kardeşim, sen de o bağı kurmasaydın!'' diyen de var elbet! 
Ah, insan kardeşlerim, bu bağlar piyangodan çıkmıyor. Ya biz karşımızdakini bu bağa değer görecek kadar salaklaşıyoruz, ya karşımızdaki oynuyor, ya da bu helva tutmuyor! (yoksa yoğurt muydu, neyse!)
Sonuçta, yüzeyselleşince, herşey yerli yerine oturuyor. Ben de derin bağ kurduğum veya kuracağım insanlara ''lütfen ya göründüğünüz gibi olun, ya da olduğunuz gibi görünün'' tabelasıyla yaklaşamayacağıma göre, bu konuda hapı yutmuş bir iflah olmaz olarak, ''ne olur, el vicdan, ruhumu acıtmayın'' desem bile, atı alan çoktaaannnn Üsküdarı geçiyor.
Yani bu yazının ana fikrini hala anlamadıysanız söyleyeyim: ''Herkesi olduğu gibi kabul etmek diye bir şey, ancak o ''herkesle'' su yüzeyi boyutunda ilişkilenirseniz olur. Derine dalmak her babayiğidin harcı değildir, değişmeyi, fedakarlığı hatta bazen çekişmeyi gerektirir, çünkü orada yaşam daha zordur.

28 Ocak 2011 Cuma

Math 101

Duyduk duymadık demeyin! İlişkilerin sihirli formülünü buldum! Evreka!
Z/M : Z<M önermesinde Z ne kadar eksi sonsuza, M ne kadar artı sonsuza yaklaşırsa, ilişki o kadar verimli, keyifli ve sürdürülebilir olur. Tersi olduğu durumda ise ilişkiniz ayvayı yemiş demektir. Şimdi size hiç bir şey ifade etmeyen bu harflerin bir açıklamasını vermek gerek tabi ki:
Z: Zorunluluk (İlişkide bulunmasaydınız asla yapmayı düşünmeyeceğiniz şeyleri kapsar)
M: Mutluluk (İlişkide bulunmasaydınız asla yapmayı düşünmeyeceğiniz şeyleri, yaparken duyduğunuz mutluluk hissini ifade eder)
 
Herşey bu kadar basitken, sayfalarca kitaplar okumaya, kişilik çözümlemeleri yapmaya, erkekler marstan, kadınlar venüsten tarzı uçmalara, beynimize elektrodlar takıp, aşk halinde hangi bölgelerimizin yanıp tutuştuğunu görmeye artık gerek yok. İlişkinizdeki heşeyi bu formüle oturtup, sonra buna rakamsal değerler verip, ilişkinizin gidişatını görebilirsiniz. Bu kadar basit yani!
 
Bugün biraz feleğini şaşırmış bir ''Güzin Abla'' modunda olduğumun farkındayım, ama bu kadar matematiksel olarak gerçekliği ortada bir çalışmayı, onun bile inkar edemeyeceğini düşünüyorum!
 
Tabii, bu konunun kişisel yanılsamalar boyutu da var! Einstein'ın görecelik kuramından beri, herkesin her formüle kendi değerini koyma hakkı çıktığına göre, benim formülümdeki Z ve M'lerin gerçeklik değerleri de kişisel olacaktır. Daha açık olmak gerekirse, kocasının hergün çamaşırlarını yıkayan kadıncağız, bundan ne kadar mutluluk duyduğu konusunda kendisini ikna edebilir. Bu ikna sonucunda mutluluk duygusu hissedebilir. Size göre adamın donunu yıkamanın mutluluk verici bir tarafı olmasa da, sözkonusu kadına göre bu hayatının en mutlu olduğu anı olabilir. Ama sonuçta formül değişmez. Don yıkama Z'dir ama, M artı sonsuza yaklaştığı için, Z'nin sayısal değeri ihmal edilebilir.
 
Lisedeki matematik hocalarımın gözlerini yaşartacak kadar konuya hakimmiş gibi görünen bu halim, pek yanıltıcı olmasın. Ben matematiği doğaçlama yaşayan bir insanım.
Matematiğin soyut zekamızın disipline edilmiş hali olduğunu düşünüyorum. Bunun iyi tarafları var elbet. Bu sayede, uçup kaçmadan bir şeyleri kafada canlandırıp, sonrada bunların somut çıktılarını hayatta alabilmek gibi. Buna örnek olarak teknolojiyi verebiliriz. Ama matematiğin bu askeri disiplin durumu, bizi bir ayağımızdan yere bağlarken, diğer yandan gökyüzünde keşfedilebilecek olasılıkları azaltmıyor mu? Yani, demem o ki, bu disiplinden biraz uzaklaşmasa, acaba Boris Vian Günlerin Köpüğünü yazabilir miydi acaba? Benim matematiği doğaçlama yaşama durumum da buradan geliyor. Allahtan birileri çıkıp da, 2+2=4 ama sana göre, bana göre 5 olabilir diyor. Yoksa hayat çekilebilir miydi?
 
Ben hayatımızda, matematiğin olmasından çok mutluyum, eğer simgelerle anlaşma şeklimiz sadece dil ile olsaydı, vay halimize! Bir kelimenin anlamı için bile herkesin kendi yorumu olduğu bir dünyada, en azından uçakları uçuran 2'ler, 5'ler 10'lar var. Bir de benim gibi, matematik üzerinde sörf yapıp, göreceli formüllerle hayata dalanlar var. Pek güvenli değil, bir hesap hatası yaparsanız boğulursunuz ama olsun, heyecanı yeter. Arada boğulsak bile, bir arkadaşımın dediği gibi nasıl olsa ölümsüzüz, yeterki buna inanalım, bir formül uydururuz elbet...

9 Ocak 2011 Pazar

SENİNLE İKİ DAKİKA!

İKİ, dakikada neler olur biliyor musunuz? Mesela bu yazıyı okumak, tam iki dakika sürse, veya birisi saçınızı iki dakika boyunca çekse, veya iki dakika boyunca kırmızı ışık yansa, veya iki dakika nefesinizi tutsanız!, birileri size iki dakika boyunca elektrik verse, veya ben iki dakika boyunca böyle örnekler vermeye devam etsem!!!

Dün bir dergide okuduğum bir yazıdan beri, bu iki dakika olayına feci takmış durumdayım. Sadece negatif tecrübeler açısından değil de, pozitif tecrübeler açısından da düşünebiliriz. Mesela lunaparkta en çok binmeyi sevdiğiniz alete, sadece 2 dakika binebilseniz, ya da serbest atlayışınız iki dakika sürse, ya da, kaydıraktan kayarken iki dakikada yere ulaşsanız, veya orgazmınız iki dakika sürse, ya da iki dakika boyunca sözünüzü kesmeden konuşmanıza izin verseler!..

Tabi ki, iş pozitif deneyimlere geldiği zaman, iki dakikanın nasıl geçtiğini anlamayız ve bu bize dünyanın en kısa süresi gibi gelebilir, ama bir de kendinizi, iki dakika boyunca filistin askısına bağlı ve bir yandan da uygunsuz bir tarafınızdan elektrik verilecek (bunun uygun bir tarafı var mıdır ki, zaten!) gibi düşünün, o iki dakika bir ömür olur ve sonunda hayat biter. Einstein da, görelilik kuramını buna benzer bir ifadeyle tanımlar: ''Elinizi sıcak bir sobanın üstünde bir dakika tutsanız, size bir saat gibi gelir. Güzel bir kızın yanında bir saat otursanız, bir dakika gibi gelir. İşte görelilik budur!''

Şimdi, baştan beri bu iki dakika geçer geçmez muhabbetine takılmamın sebebi, ıstakoz pişirmenin ve yemenin inceliklerini anlatan bir yazıda, yazarın, daha doğrusu tarifleri veren şefin, ''çok bilinen bir yanılgıya'' açıklık getirme çabasıydı. Efendim, ıstakozu canlı canlı kaynar suya attığınızda, pişerken çıkardığı sesler ve vıyk vıyklar, onun acı çığlıkları değil, kabukları arasına sıkışan havanın, kaynar su içine girince çıkardığı gıcırdama sesleriymiş. Çünkü ıstakoz, kaynar suya atıldıktan ''iki dakika'' sonra ölürmüş! 

Beni, canlı canlı kaynar suya atarsanız, sanırım çığlıklarımı iki dakika falan duyamazsınız, ses tellerimin o kadar dayanabileceğini sanmıyorum. Muhtemelen, kalın kabukları sayesinde, ıstakozun kaynar suda ölme süresi, biz insanlarınkinden herhalde daha uzundur. Öldükten sonra, bizim bir taraflarımızda sıkışmış havanın ne gibi sesler çıkaracağını da bilemeyiz. En fazla bildiğimiz sıkışan havanın suyun dışında, havaya karıştığında çıkan sesler ki, onlar da pek hoş değil tabii!

Bu durumda vicdanımızı rahatlatıp ıstakoz yerken, hayvanın görelilik kuramını ve buna ait farkındalığı bilmediğini düşünerek rahatlayabiliriz ve alt tarafı iki dakikayı, ıstakozu yiyip bitirene kadar geçen o kısacık süre olarak kabul edebiliriz.

Ya da, dünyanın en vahşi hayvanı olarak, bu kadar canlıyı binbir çeşit muamele ile öldürüp yemeği bir sanat haline getirmeyi başarmışken, buna kılıflar uydurup ''alt tarafı iki dakika canım sonrası hava cıva'', geyiği yapmadan, harbi harbi ne yediğimizi, nasıl yediğimizi ve neden yediğimizi kendimize itiraf edebiliriz. Ne yani, o ıstakoz da, adam olup yakalanmasaydı kardeşiiimmm!

6 Ocak 2011 Perşembe

AMAN EZBERİNİZ İYİ OLSUN ÇOCUKLARIM!

''Yeni yıla öylebir yazıyla başlamalıyım ki, farklı bir anlamı ve duygusu olsun!'' stresiyle beklerken, bir türlü yazamadığımı, çünkü yeni yıla ait farklı bir anlam ve duygu üretemediğimi gördüm. Her ne kadar bütün kahve fallarımda ''bu yıl senin yılın, yaşadın!, en mutlu sen olacaksın!, en çok para sen kazanacaksın!, en iyi tatillere sen gideceksin!, ayrıca seni bu yıl üç büyük aşk bekliyor! (insan bir aşkla yerlerde sürünürken, ben üç aşkla kesin ölürüm), gibi kehanetler çıksa da, alt tarafı bu yıl 2011, yani soldan sağa toplasan 4 eder, 11'den iki çıkarsan 9 ve 20'den 11 çıkarsan yine 9 gibi anlamsız bir yıl! Mayalar da bu yılda bir anlam görememişler ki, takvimlerini bir yıl daha uzatıvermişler! Sonuçta bir duygu seline kapılmadan neler yazabilirim diye düşünürken, imdadıma benim veletler yetişti. Şu ara büyük kızımın sınav dönemi. Her gün bir dersten sınav olurken, sorumlu (dikkat lütfen sorunlu değil!'') ve iyi anne misali, ben de yardım ediyorum. Ama sonuç büyük olasılıkla bir felaket olacak gibi görünüyor!
 
Sosyal bilgiler sınavı öncesi konularını çalışırken ''Atatürk ilkeleri'' başlığı altında ''devletçilik'' ilkesinden başlayıp, işte devletin ekonomiyi yönlendirmesidir, halkı bireylerin eline terketmemesidir, okul açar, hastane açar, doğal kaynakları kontrol eder falan derken, ama tabi bugün özel hastane sayısı devlet hastanesi sayısını geçiyor, eh bir de özel okullar var tabi, bu arada devlet arazileri teker teker bireylere satılıyor falan diye anlatmaya başladığımda, konunun gitgide kapitalist sistemler, sosyalist yapılar ve komünizm açılımlarına yönelmesi, yolsuzluklardan girilip, liberallikten çıkılması sonucunda, kendimi kızıma Kübayı falan anlatırken buldum. Masal dinler gibi anlattıklarımı dinleyen kızım, ''yani oralarda kimsenin havuzlu evi yok mu?'' diye sorarken, ''ama sokakta aç dolaşan çocuklar da yok'' diye duyunca, havuzunun o kadar da önemli olmadığını anladı ama, niye parası olanın yaşayabildiği, olmayanın öldüğü bir sistemin hala bu dünyada varolduğunu tabi ki anlayamadı. ''Belki dünya çok kalabalıktır ve ondandır, aslında bu da bir çeşit doğal seçilim olabilir mi, acaba?'' diye konuşurken, ''anne, şimdi ben Atatürk'ün devletçilik ilkesini yazarken Kübayı mı anlatayım yoksa doğal ''keçilimi'' mi! diye sorduğunda, aklım başıma geldi ve önce ''seçilim'' diye düzeltip, ''kitapta yazanı anlama boşver, ezberle!'' diyerek, milliyetçilik ilkesine geçtim.
 
Bu başıma daha da büyük işler açtı. Milliyetçiliğin insanları ötekine düşmanlaştıran, ırkçılık bazlı bir düşünce olduğunu, ama Atatürk'ün sözettiği milliyetçiliğin bu olmadığını, aman sakın karıştırmaması gerektiğini, milliyeti ne olursa olsun insanların önce insan olduklarını, onları özel kılan şeyin milliyetleri değil vicdanları, empati yetenekleri ve hoşgörüleri olduğunu falan söyledim. ''Ama biz sabahları ''Türküm doğruyum çalışkanım ....'' diyoruz, yani bütün Türkler doğru ve çalışkan değil mi?'' diye sorduğunda, ''hayır canım, doğruluk ve çalışkanlık milliyete bağlı bir şey değildir, insanın kendi özelliğidir'' diye yanıtlayınca bu sefer ''ama anne hani bir türk dünyaya bedeldi?'' sorusunu duymamla, kendimi, bu yüzden çıkmış ırkçılık tartışmalarını, savaşları, ulusların aşağılık komplekslerini, Hitleri, katliamları falan anlatıp, kimsenin dünyaya bedel olamayacağını söylerken buldum. Konudan fazlasıyla uzaklaşmış bir haldeyken, tekrar ''sen kitapta yazanı ezberle ama sakın öğrenme!'' dedim.
 
Ben bunlarla boğuşurken, küçük kızım eve öğrenmesi gereken bir La Fontaine hikayesi ile geldi. Karınca ve ağustos böceği hikayesini herkes bilir. Hikayeyi bana anlatıp ana fikrini söyleyince kanım dondu! Kısaca ''benim uygun gördüğüm şekilde çalışmıyorsa ölmeyi haketmiştir!'' mantığında sonuçlanan hikayede, kızımın da buna ''tembeller ölürler'' gibi bir sonuç çıkarması aslında çok şaşırtıcı değil. Ama allahtan onun, ''ama anne hani bizden yardım isteyenleri geri çevirmiyorduk?'' diye olayı sorgulaması içime biraz su serpti ve bu gazla, ağustos böceğinin toplumdaki sanatçıyı simgelediğini, toplumun da bu sanatın varolması için sanatçıyı desteklemesi gerektiğini, herkesin çalışmasının aynı olamayacağını, yardımseverliğin ne anlama geldiğini, hikayede bir angut varsa onun da karınca olduğunu anlattım. Ama sonra hemen ekledim, ''kızım sen hikayeyi ezberle sakın öğrenme!''
 
Bu arada, büyük kızımın bir gün önceki din sınavı hazırlık kağıdında, ''nasıl her resmi yapan bir ressam varsa, evreni de yaratan bir allah vardır'' cümlesiyle karşılaşıp, peki allah bu evreni neden ve nasıl yaratmış sorusu kızımdan gelince, başladım anlatmaya. Önce evrenin bir resim olmadığını, ayrıca resme benzetilecek bir şey de olmadığını, dolayısıyla bu benzetmenin varolan hiç bir mantık kuralına uymadığını, kısaca elma ile masa karşılaştırması kadar absürd olduğunu, ancak, ''nasıl her masa dört ayaklıysa, elmanın da kabuğu vardır'' cümlesi kadar bir anlam taşıdığını anlatmam gerekti. Arkasından evrenin oluşumunun bilimsel açıklamalarını, evrim teorisini anlatmaya, bunun din versiyonunun sadece bir inanç meselesi olduğunu falan söyledim. ''Peki anne ben sınavda ne yazacağım*'' diye sorunca cevap yine aynı oldu: ''sen kitapta yazanı ezberle ama sakın öğrenme!''
 
Bu gidişle kızlarımın en çok gelişen yönleri ezberleri olacak. Harika birer oyuncu olabilirler diye düşünüyorum. Gerçek duygu ve düşüncelerini gizleyip, ezberlerini de geliştirince, geriye bir tek ''mış'' gibi yapmak kalıyor. Eh onu da önüne gelen yapıyor zaten.
 
Sonuçta anlaşıldı ki, ben kızların derslerine pek yardımcı olamıyorum.

23 Aralık 2010 Perşembe

YEMEK HİKAYELERİ 2

Bir önceki yazımda Auguste Escoffier denen, bence tarihin ilk gurmelerinden birinden sözetmiştim. Bu amcanın, her ne kadar insanlık yararına büyük bir keşif yapanlara verilen nobelvari bir ödül almamış olsa bile, ''et suyunu'' bularak (ama bildiğiniz gibi değil!), mutluluk adına çok büyük bir adım attığı söylenebilir.

Escoffier öncesinde yemek pişirmek simya gibi bir şeyken, pozitivizmin son demlerinde ve insanların en çok rağbet ettiği kitaplar bir anda ansiklopedilere dönüştüğünde, bu modanın heyecanına kapılan Escoffier de, yeni bir mutfak bilimi kurmak adına kolları sıvamış. ''Le Guide Culinaire'' (Mutfak Rehberi) (1903)  adlı kitabında, uzun uzun o güne kadar neredeyse her fransızın yemek yaparken kullandığı bildiğimiz et suyunu bambaşka türlü tarif etmiş.
 
Bu genel anlamda o güne kadar herkesin çöpe attığı sebze ve et artıklarından yaklaşık 10 saat civarı bir muamele ile yaratılan bir şahesermiş. Duyuları ile yemek yapan bu gurme, yemek tariflerinde etin nasıl cızırdaması gerektiğini bile tarif etmiş. Daha sonra pişirdiği etlerin tavada kalan kalıntılarına et suyu dökerek, onları ''deglaze'' eden ve böylece müthiş soslar için baz oluşturan Escoffier, L-glutamat'ın L'sinden haberdar olmadan bu tadı sezmiş, onu tariflerinde kullanmış ve bir mutfak devrimi yaratmıştır. Ya da buna, mutfakta bir paradigma değişimi de diyebiliriz. Çünkü Escoffier öncesinde, tattan önce görünüm gelirmiş. Fransız mutfağının kralı olan Marie-Antoine Careme'in eserleri dilden dile konuşulurmuş, ama yemek mümkün olmazmış. Çok havalı bir adı olan ( les petits vol-au-vents a la nesle) bir yemek için kullandığı malzemeler, iki dana memesi, yirmi horoz ibiği ve hayası, dört adet kaynatılmış ve kesilmiş koyun beyni, iki kemikli tavuk, on koyun uykuluğu, yirmi ıstakoz ve tüm bunların birada tutunmasını sağlayan bir kaç litrelik ağır kremadan oluşunca, insanın aklına, bu bir yemek mi yoksa sadece beyin ve hayadan oluşan, yeni bir frankeştayn denemesi mi, diye sorası geliyor. Frankeştayn'ın eriyip görselliğini yitirmemesi için de, mutlaka soğuk servis edilmesi gerekiyormuş. İnsanlığın her konuda ve her dönemde iki ileri bir geri gitmesi, burada da, güzelim barbeküyü keşfetmiş ilk insanın, estetik ve biçimsellik uğruna bundan vazgeçerek, frankeştaynlara talim olmasıyla kendini göstermiş.
 
Allahtan Escoffier ''ben görünüşe değil, lezzete önem veririm'' diyerek, (günümüzün ''ben dış güzelliğe değil, ruh güzelliğine önem veririm'' diyen safları gibi) göz dışında da, arada bir işe yarayabilecek duyu organlarımızın olduğunu bize hatırlatmış. Bu nedenle Fransada körlerin kurduğu aşçılık okulunun adı ''Escoffier! 4 duyu yeter!'' olarak bilinir.
 
Escoffier'nin yarattığı bu devrimin özünde, kendi kişisel lezzet deneyimlerine önem vermesi ve her türlü tat analizini birinci tekil şahıs perspektifinden yapması yatıyor. Kurallar ve dönemin trendleri değil de, kişisel hazlarının peşinden giden bu adam, kendi deneyimlerini ciddiye alarak inanılmaz tatlar yaratmayı başarabilmiş. Tıpkı bir çok sanatçı gibi, varolanı sorgulayıp kendi bireysel deneyimlerinin benzersizliği ile başka bakış açıları geliştirebilmiş.
 
Hepimiz kimyasal altyapısı aynı olsa bile, kişisel deneyim ve arzularımızın eğilimine uyarlanmış olan farklı bir beyne sahibiz. Escoffier'nin Mutfak Rehberi 600 sayfadan fazladır, çünkü Escoffier ne kadar umami içerirse içersin, herkesi tatmin edecek tek bir yemek tarifi olmadığını bilecek kadar psikolojik bir seziye sahipmiş. Tadın, belki de en önemli yönü olan bireyselliğini kurallar ve bilimsel metotlarla açıklamak şu an için yetersiz görünüyor. Yemek pişirmek hem bilim, hem de sanattır. Ünlü bir aşçı olan Mario Batali ''tutmuşsa doğrudur'' der. Bazen bazı şeyler hayatta da tutar ve neden olduğunu her zaman açıklayamayız ve genelleştiremeyiz. Bu bireysel bir deneyimdir ve hepimiz de, bireysel deneyimlerimiz doğrultusunda farklıyız.
 
*Bu yazıyı yazarken bir çok kaynaktan yararlanılmıştır, merak edenler isimlerini sorabilirler:)