4 Nisan 2011 Pazartesi

17 YILIN ARDINDAN BİR FESTİVAL FELAKETİ....

Her şey son yıllarda ''bana bir şeyhler oluyor'' misali dellenmelerim sonucu, daha akıllı, daha bilgili, daha anarşist ve de hatta daha aktivist bir ruh haline bürünmem sonrasında, doğal olarak ve illaki bu yılki İstanbul Film Festivaline gitme kararlılığımla baş gösterdi.
Ancak uğursuz festivalin uğursuzluğu kendini başlamadan önce, hem de çoookkk acı bir tokatla gösteriverdi.

Geçen cumartesi, eşimin kendini bilime adayıp, Milano'daki bir tıp kongresine gitmesi sonucu, bu arada gideceği kongrede öğreneceklerinden çok bilumum italyan restaurant'larında neler yiyeceğinin hayalini kurarak heyecanlanması, tam da diyette olduğum bir dönemde beni deliye çevirse de, büyük bir entellektüel olgunlukla, ''sen karnını doyururken, ben de bilmem kaçıncı sanat mertebesine yükselen ve bu yolda yükselmeye devam eden sinema ile beynimi doyuracağım'' motivasyonu ile festivale ilk biletlerimi alarak programımı yaptım. Kendisi rehber olan ve tam da o gün uzun bir Kapadokya turundan İstanbul'a teşrif eden pek sevgili bir arkadaşımı da, bu aktiviteye dahil ederek uzun zamandır uzak kaldığı bu yapıcı ortama girecek olmasına vesile oldum.

Cumartesi akşamı internetten aldığım biletlerimin kağıt karton versiyonlarını ele geçirebilmek adına, Beyoğlu Fitaş sinemasına kapağı atıverdim. Cumartesi gününün coşmuş Beyoğlusunda volta atmanın keyfiyle, bekar ve çocuksuz günlerimin rolüne bürünerek, kendimi sokaklarda dolaşan yaş ortalaması 20-25 civarı gençlerin arasına kaynamış bulurken, eşimin şu anda önümdeki rizottonun tadını ve italyan şarabınıninin nefis aromasını sana nasıl anlatsam vari telefonu bile moralimi bozmaya yetmedi. Fitaş sinemasının önüne gelerek film afişlerine bakarken o anda vizyondaki filmlerin teker teker afişlerinin asılı olması ve bir tek festival filminin afişinin ortalıkla görünmeyişi, bende son derece takdir uyandıran bir onaylamayla ''vay be işte işi ticarete dökmemek diye ben buna derim, helal olsun, afiş asıp reklam bile yapmıyorlar'' tarzında düşüncelerle mutlu bir gülümseme yarattı. İnsan beyni nasıl bir oyunbaz, size her konuda gerekli argümanları sunuyor elbette...

Neyse, gişede yaklaşık üç torba dolusu 1 TLyi teker teker sayan (bunu niye gişede yapıyordu hiç anlamadım) kadına ''eyvah kabus gibi, ben şimdi soru sorucam o da kaçta kaldığını unutacak ve benden nefret edecek!'' korkusuyla yaklaşıp ''pardon'' dedim. Kafasını kaldırıp bakınca panikle ''lütfen yazın unutmayın!'' diye titrek bir sesle devam ettim. ''Ne yazayım?'' diye aval aval suratıma bakınca, ''eeehh benden günah gitti, festival biletimi alacaktım da, sizi onun için şeyettim'' dedim. ''Biletleri Atlas Pasajından alıyorsunuz'' diyerek saymaya devam etti. Hiç de nerede kaldığını unutmuşa benzemiyordu. Bu konudaki tek şaşkolozun ben olduğumu düşünerek, kadına duyduğum hayranlıkla Atlas Pasajına doğru yürümeye devam ettim. Bu arada uçağı tam 2,5 saat rötar yapan arkadaşım ise büyük bir kararlılıkla saat 21.30'daki filme yetişeceğini, en azından bunun için elinden geleni yaptığını söylüyordu. Atlas pasajına geldiğimde, gişeye yönelip ''ben festival biletlerimi alacaktım da'' dedim. Gişedeki üzügün üzgün bakan kadıncağız, ''Ah, biletler öbür gişeden satılıyor, ama saat sabah 10 ile akşam 17.00 arası yani kapandı'' dedi. ''Ama saat 19.30 ve internette film başlamadan 2 saat öncesinde gişeden alabilirsiniz diye anonsunuz var'' dedim. Kadının üzgün hali bir anda kaybolup çok eğlenir bir ruh haline jet hızıyla geçiverdi. ''Evet, film başlamadan 2 saat önce ama film haftaya başlıyor, yani 2 Nisan'da, bugün 26 Mart'' dedi. Hani bir şeyine baka baka oradan uzaklaşmak deyimi o güne kadar uydurulmamış olsaydı ben zaten benzer bir şey uydururdum. Kadıncağızın gününe neşe katmak dışında bir işe yaramayan şaşkınlığımla ilk festival golünü kendime atmış bulunuyordum. Hayır bir şey değil, festival kültürüne dahil edeceğim pek sevgili arkadaşımın da zihinsel tekamülüne ket vurmak gibi bir vicdani hesaplaşmaya da girecektim ki, güzel bir yemek yiyerek, kendisinin çok da pişman olmadığını umduğum felsefi ve politik bir muhabbetle akşamın entelektüel boşluğunu sanırım telafi ettim.

Ve sonunda beklenen an geldi. Gerçek festival günü bu sefer kime niyet kime kısmet misali, eşimin Milano dönüşü kendisini festivalde partnerim olarak bulmasıyla, soluğu yine Fitaş sinemasında aldım. Çok özenerek seçmiş olduğum ''Lizbonun Gizleri'' (ki filmi uzun süre Lizbondan Kaçış olarak aklımda tutmuşum, sebebi ilahi bir kudret, buna inanın) adlı film için kısa bir araştırma yapan eşim, filmin Imdb listesinde 8.2 puan almasından heyecanlanmasına rağmen, sırf bana bok atmak için filmle ilgili ''bugünkü gazetelere baktım görülecek filmler arasında bu yazmıyordu'' gibi yorumlarla sinirimi bozsa da, festival bülteninde aborkübüstes gibi asla adını öğrenme şansım olmayacağı bir derginin, bu filmi 2010 yılının en iyi filmi seçmiş olmasından kaynaklanan gururla, '' gazeteler ne anlarmış canım, onlar festivalin entel dantel sıkıcı ve kimsenin bir şey anlamadığı filmlerini öne çıkarıyorlar, bu film çok eğlenceliymiş'' diyerek ona hava atmaya devam ettim.

Sinema salonuna girerken insanlara bakıp ''benim zamanımda güzel kadınlar da festivale gelirdi'' gibi festivale gelme konusundaki motivasyonlarının başında sadece film seyretmek olmadığını anladığım pek sevgili eşime bir kaç tane hoş kadın bulup gösterip içini rahatlattıktan sonra, yerimize oturup bu sefer de çok önceden biletii internetten almış olmanın avantajıyla ne kadar iyi bir yerde oturduğumuza dikkat çekerek, yaptığım organizasyonun başarısıyla övündüm.


Kara felaket o anda başladı. Yanımızdaki iki kadının konuşmasına kulak misafiri olan eşim bembeyaz bir yüzle bana bakıp, ''sen filmin kaç saat olduğunu biliyor musun?'' diye sordu.''Ben hiç bir filmin kaç saat sürdüğüne bakmam, niye ki!'' diye cevap verdiğimde ''iyi halt edersin, film tam 4.5 saat sürüyormuş'' gibi bir yanıt duyunca ''yok canım yanlış duymuşsundur, 4,5 saat film mi olur'' diye önce inkar devresine geçsem de, psikolojik olarak sırayla yaklaşan duygusal felaketin 5 aşamasını yaşayacağımı anlamıştım. (inkar, öfke, pazarlık, depresyon, kabul).

Tam bu sırada bir anons yapılarak filmin senarsitinin aramızda olduğu ve kısa bir konuşma yapacağı söylendi. Saatine bakarak 21.30 olduğunu gören eşim, şimdiden sabaha karşı kaçta evde olunabileceğini, güneşin ilk ışıklarını yakalayabilirsek uzun zamandır bunun bizim için bir ilk olacağını falan söyleyip duruyordu. Yaşlı bir amca sahneye çıkarak filmle ilgili kısa bir giriş konuşması yaparak can alıcı cümleleri söyledi. ''Yönetmen bu filmi çekerken çok eğlendi, ben yazarken çok eğlendim, siz de seyrederken çok eğlenirsiz diye umuyorum''. Heyyyy be, sabaha kadar eğlence işte!!! diye biraz moral bulduysam da bunun ölüm öncesi yanıltıcı iyileşme durumundan farklı olmadığını daha sonra hemen anladım.

Film saat 22.00 da başladı.  Satta 23.00 de filmde asil ve zengin babasından gizlice, birine aşık olup onunla mektuplaşan bir kontesin üçüncü mektubuna henüz gelebilmiştik. Ben kesin kaçırdığım bir şey var, burada eğlenecek bir şey olmalı yoksa bize ters maniyer mi verdiler, filmin ne kadar acıklı olduğuna mı eğlenmemiz gerekiyor, yoksa şu soyluların kavuşamaması tiiiye alınıyor da ben mi anlamıyorum, kadın sürekli ağlıyor, yoksa burada rol yaparken arada göz kırpıyor da ben onu mu kaçırıyorum diye iyice kafayı yemek üzereyken, pek sevgili ancak sinirli eşim filmle alakasını çoktan kesmiş, en kestirme nasıl sinemayı terkedebileceğimizin hesaplarını yapıyordu. Arayı beklemeliyiz, rezil oluruz deyince de, iyice dellenip ''bu adamlar böyle bir film yapınca rezil olmuyorlar da, ben buradan çıkınca mı rezil olacağım, dayanamıyorum, ölüyorum'' vs gibi sözlerle beni ikna etmeye çalışırken, filmde ara olmayabileceğini söylemesi benim için yeterli oldu. O anda dünyadaki tüm utançları yaşamaya hazır olarak, sinemayı sağdan terketmeye meyilli eşime sola gitmemiz konusunda baskı yaparak, çıkmaz merdivenlere kadar herkesin önünden yürümek zorunda kalmamıza neden oldum ve tabi ki geri dönerek bu sefer sağ taraftan sinemayı terkederken, önden bir pire çabukluğuyla salondan çıkan eşimin arkasında, yolu kaybedip, kendini film makinesinin bulunduğu odanın önünde projektörü gölgelerken bulan ben, ''allahım şurada bir kapak açılsa ve ben bu karabasandan dışarı fırlasam!!'' dualarıyla, aynı insanlarından önünden bir kaç kez geçerek, sonunda çıkışı buldum. Çıkış kapısının önünde ''niye geciktin, yoksa karanlıkta düştün mü?'' diyen eşim, burnunun daha önce iki kere kırılmış olmasına dua etmesi gerektiğinin, yoksa sağlam bir kroşe ile kendini yerde bulacağının hala farkına varamamıştı.

Saat 12.10 da evdeydik. Eşim''Biliyor musun, film hala yarısına bile gelmedi'' dedi. Sonra korkarak başka biletim olup olmadığını sordu. ''Olmaz olur mu, bak bu filmin adı Muhbir, çok eğlenceli ve heyecanlı hem de çok zor bilet bulabildim, önümüzdeki perşembe, hem yerimizde çok iyi, valla çok iyi film, çok eğlenicez, ben özellikle seçtim, şu sıkıcı festival filmlerinden değil ama boş film de değil, zaten boş film olsa festivalde oynatırlar mı, hem eminim çok güzel kadınlar da gelecektir filmi izlemeye, yakışıklı erkekler de gelecek desem!!!........

ADİL OL, CANIMI YE:))

Dün okuduğum bir yazı (1), da Willam Godwin'e ait şöyle bir söz vardı: ''Bir insanın bir başkasına karşı davranışının hakiki ölçüsü, adalettir''.
Tabi ki, adalet kavramını oluşturan değer insanidir. Yani doğada kendiliğinden oluşmuş bir adalet kavramı yoktur. Adalet elle tutulur gözle görülür bir şey de değildir, öyleyse kriterleri insanlar tarafından belirlenen bir kavramın, bir ölçü kadar özünde somut bir söylemle, insani ilişkilerde belirleyici bir konuma gelmesi insanı tedirgin edebilir. Tıpkı demokrasinin en azından şu an için varolan en iyi yönetim şekli olduğunun düşünülmesi gibi... Aynı yazıda, Anatol France'ın da ''Hukuk, o muhteşem eşitçiliğiyle, köprü altında yatmayı, sokaklarda dilenmeyi ve ekmek çalmayı yoksullara da, varsıllara da aynı şekilde yasaklar'' sözü de son derece ironik bir şekilde geçiyordu.

Resmi hukuk kurallarını oluşturan insanların ne olursa olsun politik olmamalarını beklemek mümkün değil elbet. Dolayısıyla yargının bağımsız olması fikri zaten en başından son derece komik aslında. Yargı olsa olsa çelişik olur, yani yargı içinde birbirini denetleyen kurumlar aynı siyasi yapılardan gelmezlerse, bir çelişiklik sağlanır ve sanki ortada bağımsız bir yargı var illüzyonu yaratılarak bir çeşit ''mastürbasyon'' yapılabilir. Oysa ortada olan kaotik bir durumdan başkası değildir. Birinin kararını öbürü bozar, onun bozduğunda diğeri diretir. Yargının aynı siyasi alt yapıdan beslenen, yani fikirsel olarak daha homojen bireylerden oluştuğu bir yapılanmada ise, ne olursa olsun bu siyasi temelin dışında kalan gruplar, yargıyı taraflı olmakla suçlarlar. Niyetim politik bir yazı yazmak değil aslında. Ben yine buralardan bizim güncel, sosyal, bireysel ilişkilerimize gelmek isterken, kendimi bir anda yargı sistemi içinde kaybolmuş bulduysam, bunun sebebi, makro (toplumsal) düzeyde yaşanan yargısal olguların, mikro düzeyde (bireysel) yaşanan yargısal olgulardan çok da farklı olmadığı izlenimini edinmemdir.

Eğer adaleti kişisel ilişkilerde temel bir ölçü olarak kabul edeceksek ki, varolan koşullar altında kişisel olarak en yakın olduğum görüş bu, bu ölçünün birimlerini nasıl hesaplayacağımız konusunda ve kendi ahlaki kriterlerimizle nasıl başa çıkacağımız konusunda ciddi bir sorun yaşadığımız son derece aşikar. Elbette, bu konuya kafa yormayan, kendi adaletini dünyanın adaleti sayan insanlar çoğunlukta olduğu için, bu debelenme durumu pek bir şey ifade etmiyor. Ama kişisel ruh sağlığım açısından, bu şekilde debelenmek yine de bana iyi geliyor:))

Ortaya kesin kurallar koyarak adaleti tanımlamak, bir şekilde bireyi yok ediyor. Zaten düzen için de, bireyin yok olması gerekiyor. Dinlerin ve devletlerin yapmaya çalıştıkları da özünde bu, ancak birey biraz kafayı sıyırıp, ''ya bi dakka, yaaa, şunun şurasında bir sıkımlık ömrümüz var, onun da içine etmeyin, hem bu ömrü değerli kılma illüzyonu içinde, maddi manevi binlerce alternatif yaşam modeli karşıma çıkarıyorsunuz, hem de koyduğunuz ahlaki, dini, siyasi kural ve kanunlarla tepeme biniyorsunuz, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu'' isyanına gark olduğunda, ortalık birdenbire karışıp, ayıkla pirincin taşını durumuna hepbirlikte düşüveriyoruz.

Öyleyse ölçü ne, din mi, ahlak mı, vicdan mı, kanun mu, kimin kanunu, kimin ahlakı, kimin dini, kimin vicdanı... Böyle bir karmaşa içinde orman kanunlarıyla işini gören insanı yargılamak kime düşer ki...Sanırım hukuk felsefesi olarak bu soruların belli yanıtları, göreceli olarak elbette, vardır da, uygulamaya kalkıldığında, insani ilişkilerimizde felsefi teorileri fazla kaale almadığımız gibi bu tarz hukuksal sorgulamaları da kaale almadığımız ortada.

Yine bireysel ilişkilerimize dönersek, belki de insanlardan en fazla bekleyebileceğimiz en azından kendi adalet anlayışlarında tutarlı olmaları olabilir. Yani en azından kendi adalet anlayışlarını herkese eşit uygulamayı becerebilirler. Burada sevgiden söz etmiyorum. Sevdiğimiz veya duygusal olarak yakın olduğumuz kişilere karşı daha toleranslı olabiliriz. Aynı hatayı (bize göre) yapan iki kişi arasında, duygusal bağımız olanlarınkini daha yumuşak karşılayabiliriz, ama hata değerlendirmesi yaparken bunun bilincinde olmak, bu hatayı yapan iki kişinin de eşit olduğunu ortaya koymak, kendi duygusal zayıflık ve zaaflarımızla yüzleşmek, ''yapılanın farkındayım ama söz konusu o olduğu için tolerans gösterdim'' diyebilecek dürüstlüğü ve samimiyeti göstermek bana belki de bu işin püf noktası gibi geliyor. Çünkü söz konusu iki davranış aynı olduğunu göre göre, duygusal bağlarla, kişileri değil, davranışları birbrinden ayırıp değerlendirmek belki de gerçek adalaletsizlik. Çünkü burada insanın kendi kendisine yalanı başlıyor.

Sonuçta en uç örneği vermek gerektiğinde, çocuğunun katil olduğunu öğrenen bir anne bunu tolere edebilir ama çocuğunun katil olduğuyla da yüzleşir. Belki de bu şekilde sevmek çok daha zordur ama yine de becerilebilir. Ya da çocuğunu öldüren kişiyi öldürmek isteyebilir insan veya bunu eline fırsat geçse yapabilir, ama yine de her noktada idam cezasına karşı olabilir. Sevdiğimiz insanların normalde olumlamadığımız davranışlarına tolerans gösterebiliriz. Ama bu o davranışları benimseyip yüceltmek noktasına geldiğinde, adalet duygumuz sapmış demektir. Bu değişim değildir, bu sevilenin adaletimizi yeniden yapılandırmasıdır ki, belki de en büyük tehlike, adaletimizin bizden başkası tarafından şekillendirilmesidir. Kendimiz yaptığımızda bile işin içinden çıkamıyoruz, bir de başkasının sistemiyle, bu fanatizmin içinde kaybolur gideriz.

Adil olmak, karanlıkta yön bulmak gibi. Biraz sezgisel belki de. Ama bir yanda da referans noktalarını kaybetmemekle de ilgili. İnsanın sonuçta en önemli kişisel ilişki ölçütü, ''bu kararı verirken adil miydim?'' sorusuna, kendince dürüst yanıt verebilmesi sanırım. Sadece kendi kendine, kimse olmadan adil olup olmadığını itiraf edebilmesi.
 

BAŞKASININ MUTLULUĞU

 Bir arkadaşım bana beklentiler olmadan vermek gerektiğini, beklentiyle yapılan şeylerin bir değeri olmadığını söylemişti. Bense beklentinin her zaman her ilişkide varolduğunu, sorunun beklentilerin tanımlamalarıyla ilgili olduğunu savunmuştum. Kim haklı kim değil, ya da hangimiz doğruyuz, çok da önemli değil; son zamanlarda,  her ilişkide, asıl değer olanın, karşındakinin mutluluğu ile mutlu olmayı becerebilmek olduğunu düşünüyorum. Çok basit gibi görünse de, aslında ilişkilerde o kadar eksik bir şey ki bu!

Kimisi bir şey yaparken mutlu oluyor ve bunun yaptığı şeyin hedefi/amacı olan kişi veya kişileri de mutlu ettiğini sayıyor. Bu yolun yarısına kadar gelip geri dönmek gibi bir şey.
''Canım çukulatalı pasta yemek istiyor, diyor adam sevgilisine, sevgilisi koşarak dışarı çıkıyor ve karamelli pastayla dönüyor. ''Bak sana karamelli pasta aldım'' diyor. ''Ay ne iyi düşünmüşsün hayatım, beni düşündüğün için sağol, ama ben çukulatalı istemiştim ya, hani?...'' diyor, öteki de ''ama ben çikolatalı, değil karamelli seviyorum'' veya '' çikolatalı pasta satan yer uzaktaydı oraya gidemem, başka uğraşlarım var'' diyor. Bu sadece sevgililerin değil arkadaşların arasında da oluyor. Adına da ''kişisel tercihlerimize saygı'' deniyor. Gerekeni yaparım ama bana uyduğu kadar misali. Böylece kimseye söyleyecek söz kalmıyor. ''Ne verirsem onunla yetin, fazlası benden beklentiye girer, kimsenin benden bir şey beklemeye hakkı yok, hem nankörlük yapma, senin için çıktım, karamelli pasta aldım, hiç mi değeri yok yani''...Biçimsel ilişkiler böyle başlıyor, karşı tarafı gerçekten mutlu etmek üzere değil, dostlar alışverişte görsün misali...
Oysa birini gerçek anlamda mutlu etmenin mutluluğunu hissedebilmek başka bir şey.

Bazen çocuklarımızı onların olmak, bizimse olmamak için yüz takla atacağımız yerlere götürürüz. Biz sıkıntıdan patlayıp saatleri sayarken, onlar mutluluktan uçar. Onları mutlu etmenin mutluluğu da sıkıntıyı dengeler. Onlara oyuncak alırken verdiğimiz parayı, o garip metal, tahta, plastik abuk sabuk parçalara vermeyiz, çocukların mutluluğuna veririz.
Bazen sevdiğimiz bir insanı mutlu etmek için kendimizi sıkıntıya sokabiliriz, bu sıkıntı o insanın mutluluğu ile son bulur. Bazen birisi ''benim sıkıntım senin mutluluğunu sağlayacaksa bu bana haksızlık değil mi'' der. Tam da bu yüzden bizler birbirinden ayrı, ihtiyaçları ve mutluluk kaynakları birbirinden farklı insanlar olduğumuz için, bunu karşılıklılık ilkesiyle çözeriz. ''Bugün sen mutlu ol benim için, yarın ben, bazen sen, bazen ben, çünkü hep aynı değiliz, üstelik belki benim için yapacağın bir şeyde yeni bir güzellik keşfedersin, belki ben senin için bir şey yaparken bambaşka bir duyguyu tadarım.'' Ama bunu haksızlık olarak gören kişi asla taviz vermez, karşıdan açıkça taviz de istemez, ama yine de veren kişilerin adımlarıyla ilişkiler yürür, çünkü ilişki tanım icabı karşılıklı varoluştur, taaa ki, bir gün, karşılıklılık ilkesinin işlemediği iyice anlaşılana kadar.

Bu öğrenilen bir şey, küçükken ailemizde ve yakın çevremizde öğreniyoruz başkalarını mutlu etmekten mutlu olmayı. Bazen de bunu hiç öğrenemiyoruz. İnsanlarla ilişkilerimizi sorumluluklarımızı yerine getirmek, görevlerimizi yapmak hatta onları üzmemek olarak tanımlayıp bırakıyoruz. Bir sonraki adıma geçip, bir de mutlu etmeye çalışmak, genellikle bu öğrenme sürecinde eksik kalıyor. Buna çoğumuz pek de ihtiyaç duymuyoruz, hatta iyice bireyselleşen dünyamızda, ''herkes mutlu olmak için kendi kendine yetmeli kardeşim'' gibi kılıflarla da, eksik öğrenilmişliğimizi doğruluyoruz. Oysa mutlu edilmeyi bir ihtiyaç değil de, bir güzellik olarak tanımladığımızda, yerlere göklere sığdıramadığımız hümanizmimizin bir anlam kazanacağını unutuyoruz.

Bazen de mutlu etmenin mutluluğunu sadece sevgiliye yönelik hissediyoruz. Ama bunun da bizi tanımlayan bir kişilik yapısı değil de, bir haz hali olduğunu unutuyoruz. Bize bu vericiliği sadece bir kişiye yönelik yaptıran şeyin, o kişiden bireysel aldığımız haz ve o hazzı kaybetme korkusu olduğunu itiraf edemiyoruz. Oysa birilerinin mutluluğu için kendi mutluluğundan bazen vazgeçebilmek, ancak bir kişilik özelliği olduğu zaman anlam kazanıyor, sadece bir kişiye yönelik olduğunda ise olsa olsa bilinçli veya bilinçdışı bir strateji oluyor. Tüm stratejiler de sonuçta içselleştirilmemiş, biçimsel davranışlar oldukları için maalesef samimi olamıyor.

Hep yetinmeyi öğrendik tüm ilişkilerde, minimumlar tuttuğunda yeterli demeyi öğrendik. ''İyi insan, kötülük yapmaz, üzmez vs...'' eh, bunlar da yeterli deriz. Bu, yaşadığımız toplumdan mı kaynaklanıyor, yani şiddet, adaletsizlik, terbiyesizlik ve eğitimsizlik öyle korkutucu ve yaygın ki, tüm ilişkisel ihtiyaçlarımızı minimum standartlarda tanımlayarak yetinmemizi mi sağlıyor acaba? Bir koca aldatmıyor diye, bir dost doğumgününüzde mesaj atıyor diye, bir anne dövmüyor diye, bir baba eve ekmek getiriyor diye, bir arkadaş arkanızdan iş çevirmiyor diye yeterli mi oluyor? Yoksa daha fazlasını isteyerek nankörlük mü etmiş oluyorsunuz? Birilerinin sizi mutlu etmekten mutlu olmasını beklemek çok büyük bir ilişki lüksü mü oluyor?
 

28 Şubat 2011 Pazartesi

ÖZGÜR İRADE

Özgür irade, ille de deterministik mi olmalı?
Şimdi bu başlıkla kimse ürkmesin. Yani amacım felsefi, ilmi, fiziki ve ne menemi bir tartışmayı buraya yazıp, kafaları karıştırmak değil! Biraz sabır:))
Acaba biz kararlarımızda, hayatı yaşayışımızda, kendi irademize hakim miyiz, yoksa birilerinin bizim için çizdiği yolda ilerlerken sadece ''iyi/kötü'' olma konusunda özgür kararlar vererek adımlarımızı mı atıyoruz, yoksa, biz yaşayan kuklalar olarak ezberleri mi çiziyoruz, ya da beynimizdeki genetik ve öğrenilmiş kodlarla kıvılcımlar saçan nöronlarımızın ve de hormonlarımızın mı esiriyiz?
Bu teoriler çoğaltılabilir, mesela küçükken seyrettiğim bir filmin sonunda, yaşama giderek uzaktan bakma efektiyle, odadaki insanlar bir ev, ev bir bahçe, bahçe bir kıta, kıta bir gezegen, gezegen bir evren, evren de bir çocuğun oyun bahçesine (ne ironi ama, sadece oyun oynayan bir çocuk!!!) dönüşüyordu. Bu görüntü uzunca süre kafamı kurcalamıştı ve küçükken arada sırada yukarıya bakıp, ''bu çocuğa yaramazlık yapmaması konusunda uyarıda bulunacak bir anne yok mu yaaaa!!'' noktalarına gelebiliyordum.
Sonra başka bir hikayede, kurulu DNA'larımızla dünyamıza hayat getiren, ruhani uzaylılar fikri ile karşılaşmıştım. Onlar o kadar yüce ve kusursuzlardı ki, kendi nefeslerinden oluşturdukları DNA ile yaşam meydana gelmişti. Yani hikayelerin sonu yok, anlayacağınız.
Fakat tüm hikayelerin bir tek ortak noktası var, hepsi deterministik, yani bir çeşit, amaçlı neden sonuç ilişkileri ile süreci tanımlayan, düz bir çizgi mantığı ile herşeyi açıklamayı öngören hikayeler bunlar.
Sanırım bu bizim beynimizin zaman algısı ve düşünme biçiminden kaynaklanıyor. Yani kafamızda bir geçmiş ve gelecek algısı, kalıbı, olduğu sürece, hikayelerimizin de deterministik olması çok doğal. Bunun dışında düşünmeye kalkanlar, ya kafayı üşütüyor, ya da yeterince zekilerse, bilimle kendilerini başka türlü ifade etmenin yolunu bularak, Einstein gibi görelilik kuramını oluşturuyorlar veya kuantum fiziğini keşfetmeye başlıyorlar.
Düşünsenize, Einsteindan iki yüz yıl önce, at arabasının penceresinden, acaba ''ben mi gidiyorum yoksa yol mu?'' diye düşünen bir kızcağızı doğru tımarhaneye tıkarlardı. Şimdi biri böyle bir laf etse, bunun arkasındaki derin fiziki ve felsefi vurguyu anlamak ve ''vay anam bu ne derin bir düşüncedir'' yorumunu yapmak için insanlar sıraya girebilir. 
Örneğin bugün kuantum mekaniği ve belisizlik ilkesi ile ilgili akıl almaz problemlerin bir kısmı, bir sistemin belirli bir geçmişi olduğu şeklindeki sağduyuya dayanan düşüncenin kullanılmasından ileri geliyor. Bir parçacık ya bir yerdedir, ya da başka bir yerde. Hem bir yerde, hem diğer yerde olamaz. Benzer şekilde astronotların Ay’a ayak basması gibi bir olay ya olmuştur, ya olmamıştır. Yarı olmuş olamaz. Bu insanın biraz ölü veya biraz hamile olmaması gibidir. Ya öylesiniz, ya da değilsiniz. Eğer bir sistemin belirli tek bir geçmişi varsayımından yola çıkarsak (çünkü akıl kurgumuz böyledir), belirsizlik ilkesi de, parçacıkların bir defada iki yerde olması veya astronotların yalnızca yarı Ay’da olmaları gibi bir sürü paradoksa yol açar. Bugün allahtan fizik ve matematik, bu belirsizlik ilkelerinin uygulamalarını olasılık dahilinde bize gösteriyor. Biz sıradan insanlar anlamasak da, tımarhaneye gönderilmeden önce, ''ya bi dakka ya, ben CERN'den biriyle konuşayım o benim, ''ışık hem dalga hem parçacıktır, bu sadece ona ne muamelesi yaptığınıza göre değişir'', sözümün kaçıklık olmadığını size anlatır'' deme şansımız var.
Ya da, ''valla deli değilim kardeşim, kutuya bakana kadar kedi ya canlı, ya ölüdür, zaman düz çizgisel olmayabilir, ya bi dinleyin abicim ya, vallahi atmıyorum'' bak oku görürsün falan diyerek, tımarhaneden kurtulabilir, hatta,'' vay be, acaba doğru söylüyor olabilir mi?'' gibi bir noktaya bile getirebilirsiniz karşınızdakini. 
Yani demem o ki, akıl kalıplarımızdan dışarı çıkarsak, beynimizdeki her nöronun bir şekilde öğrenme ve öğrendiğini yorumlama yeteneği olduğunu, beynimizdeki nöron sayısı düşünülürse, bu öğrenme ve yorumlama bağlaçlarının sonsuz kombinasyonları olduğunu, hepimizi bir yaşayan sistem olarak görürsek, bu sistemlerin toplu hayatta benzerlikler gösterseler dahi, bireysel hayatta eşsiz olduklarını kabul edebiliriz.
Özgür irade de, neden sonuç ilişkisinden bağımsız olarak, nöronlarımızın tesadüfi ve keyfi bağlamalarından ve ateşlenmelerinden ibaret olabilir. Böyle düşününce, bilincimizle her an kontrol edemediğimiz, ancak sadece bizden, bizim tecrübelerimizden ve bizim genetik mirasımızın yorumlarından kaynaklanan bir irademiz olduğunu söylersek, çok da yanılmış olmayız.
Bilincimiz bu iradeye bir amaç üretemiyor, bir sebep sonuç bağlantısı kuramıyor olabilir. Bunun için sinir oluyor, çoğu zaman uydurduğu hikayelerle kendi kendini kandırıyor olabilir, ama, kendi farkındalığımız olan bilincimizin dışındaki hücrelerin de bir toplamı olduğumuz için, bunu dert etmeyelim, nasıl olsa hepsi biziz!
Evrenin dışında bizimle oynayan küçük çocuktan daha iyilerine layık değil miyiz:)))

21 Şubat 2011 Pazartesi

KUSURA BAKMAYIN!

''Ahhh, çok iyi bir çocuktu, hatta geçen gün karşıdan karşıya geçerken Ayşe teyze'nin koluna girmişti, iyi çocuklar böyle yetişmiyor mu? Okullarda bunlar öğretilmiyor muydu? ''Vah, vahhhh, demek teröristmiş, burnumuzun ucundaydı da anlamadık, kaç kişiyi öldürmüş? Vah vah!!!
 
''Ne iyi adamdır, ne iyi bir aile babasıdır, her akşam eve gelirken eli kolu poşetlerle doludur, vallahi ne doğumgünü, ne sevgililer gününü, ne de evlilik yıldönümünü atlar, hepsinde karısına sürprizler yapar, bize karşı da nasıl naziktir bilseniz!'' Çocukları da çok sever, hatta geçenlerde okuldaki kermese bile katılmıştı. Hay allah, işkence soruşturmasından mı yargılanıyor, inanamadık vallahi, tırnaklarını mı sökmüş kızın, yoksa burnunu mu kırmış, yok valla, pamuk gibi adamdı yani!!!''
 
''Austwitz'de görevli 3. bölük komutanı Herr Gunter Kurt, 2000 yahudinin dişlerinin toplanmasından bizzat sorumlu kılınmıştır. Dişlerin ayıklanması konusunda son derece temiz ve detaylı bir iş çıkaran Kunt, kampta bulunan yahudileri dişlerine göre ayırarak, teleflerini sıraya koymuştur. Evli ve 3 çocuk babasıdır. Annesi uzun yıllar boyunca böbrek hastalığıyla mücadele etmiştir, vefalı ve sadık bir evlat olarak Kurt, annesinin tedavisi ile ilgili gerekli tüm olanakları sağlamıştır.''
 
''Sonunda yoksulluğun bitip, tüm dünya kaynaklarnın eşit dağıtılabilmesi için gereken devrim yapılacak, bu konuda direnen herkes insanlık düşmanı ilan edilerek idam edilecektir! Herşey daha güzel, daha eşit bir dünya için, sonunda çocuklarımız barış içinde yaşayabilecek...!!!''
 
''Ülkemizin geleceğine ve ulusumuzun refahına karşı bir tehlike oluşturan bu ülkeye müdahale edip, oradaki yönetime son vermemiz gerekmektedir, pardon telefon, müsadenizle, efendim karıcığım, evet akşama yoksullar yararına düzenlenen davete gideceğiz tabi ki, çok da büyük bir bağış yapacağız sen hiç merak etme, evet ne diyorduk, bu yönetimi değiştirmek için gerekli hazırlıklara başlayın, gemiler ve uçaklar yola çıksın...''
 
İnsanların sübjektif ve bireysel deneyimlerine bağlı yargılarından, kavramlardan bu derece uzaklaşmalarından, korkularından, ''o'' yaptıysa iyi, ''bu'' yaptıysa kötü mantığından sıkılmışlığım var bugün!

17 Şubat 2011 Perşembe

TANIŞTIK; UYUŞTUK; SEVİŞTİK:))

Şu sıralar Haruki Murakami adında bir adamla tanıştım. Uzun zamandır ''Sahilde Kafka'' adındaki kitabına rastlıyordum, tam alacakken sanki bir şey elimi tutup ''daha sırası değil'' diyormuş gibi bir hisse kapılıp vazgeçiyordum. Geçen gün ''Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu'' adındaki yeni kitabını gördüm. Kim böyle bir kitap ismi görür de meraktan kudurmaz! Elbette aldım, meğer, önce bu kitap vasıtasıyla Haruki Bey ile tanışmam gerekiyormuş. Kader ağlarını böyle örmüş. Üstelik bir arkadaşımın, yazarın  ''Norwegian Wood'' adlı kitabını yaklaşık 3-4  yıl önce bana verip, ''sen seversin'' demesi ve benim de kitabı bir kez bile elime almamış olarak, başucumda bekleyen kitaplar silsilesinin içinde bir yerlere tıkmam da, bu kehaneti doğruluyor olmalı!
Uzun lafın kısası ben Haruki Bey'den çok etkilendim. Hem de, 15 yaşımda ilk defa Boris Vian'ın ''Pekin'de Sonbahar'ını okuyup, içine düştüğüm huşu duygusuyla aynı tadı yakalayarak, bir ''deja vue'' yaşadım. Pekin'de Sonbahar'dan sonra, ''Günlerin Köpüğü'' ve ''Yürek Söken'' ile devam ederek, ''insan'' denen türe hayranlığım arttı. Bu nasıl bir hayalgücüydü, bir soyutluktu ki, böyle şeyler üretebiliyor, yaşamın en garip sorularını, kuşbakışı görmek kadar bütün, ama bir o kadar da yorucu, detaylı haritasıyla ortaya dökebiliyordu. Eh, ''insan'' böyle şeyler çıkarabiliyorsa değerli olmalıydı.
Ardından Ursula Le Guin denen yüce hanımefendiyle tanışarak, önce ''Mülksüzler'', sonra da ''Gülün Günlüğü'' ile ''insan''a olan hayranlığım kat be kat arttı.
Beğendiğim ve keyif aldığım şeyler arasında benzerlikler bulmaya çalışarak bir çeşit tutarlılık oyunu oynamayı çok severim. Bu bir çeşit özkişilik  haritası çıkarmak gibi bir şey. Genelde davranışlarımda tutarlı olmadığım söylenir ama ben tutarlı, ancak prensip sahibi olmadığımı düşünürüm. İkisi arasındaki fark ise bence çok büyüktür.
Neyse, bu yazarlardan aldığım keyiflerdeki ortak imgeleri bulmak için düşündüğüm zaman, aklıma hemen Boris Vian'ın ''Yürek Söken'''indeki, insanların günahlarının diyetini ödemek üzere nehirde kürek çeken vicdan kayıkçısı ile, Ursula Le Guin'in ''Omelas'' adını verdiği, herkesin, ancak bir çocuğun karanlık bir odada kapalı kalarak ve sadece yaşaması için gerekli besini alarak, acı çekmesiyle, mutlak ve genel bir mutluluğu yakalayabildiği şehrin hikayesi gelir. Çocuk acı çektikçe tüm şehir her türlü felaketten korunur ve mutlu olur. Kayıkçı kürek çektikçe, insanlar suçluluk duygularından kurtulurlar. Birilerinin kendi vicdanı olmazsa, başkaları onların vicdansızlığının bedelini acılarıyla öder. Sistem de böyle devam eder.
Gelelim Haruki Amcamıza... Onda kürekçi, kayıkçı, ağlayan çocuklar falan yok, ama ''Dünyanın Sonu''diye adlandırdığı bir yer var ki, herkesin kendini kapadığı iç zindanların en güzel simgesi. Kendi irademiz, kendi kararımızla, insani özelliklerimizden vazgeçerek, korkularımızla ama sanki hiç bir şeyden korkmadan yaşadığımızı sandığımız, ama içten içe dışarısını özlediğimiz, bulduğumuz her çatlak ve oyuktan dışarıya bir göz atıp, havasını içine çekmeye çalıştığımız, ama tamamen dışarı çıkmaya asla cesaret edemediğimiz, bunu doğrulamak için de dışarıyı, hem kendimize hem başkalarına kötülediğimiz, ama ne olursa olsun dışarıdan bize sunulanı da ''istemem ama yan cebime koy'' tavrıyla yalayıp yuttuğumuz gerçekliklerimizi öyle güzel anlatmış ki!
Şimdi buradaki ortak konu ne diyeceksiniz. Hani diğer ikisinde vicdan vardı da, buradaki de zindan, alt tarafı bir ses uyumu! diyebilirsiniz tabi...
Bunun için herkesin kendi deneyimlerinden yola çıkarak bir bağlantı kurması gerekiyor. Ben kendi bağlantımda, dışarıya çıkamayacak kadar korkan insanların, dışarıya çıkabilip de ürettikleri duyguları etrafa yayan insanlardan beslendiklerini kurguluyorum. Duvardaki çatlaktan sunulan herşey alınabilir, nasıl olsa o çatlaktan içeriye bir şeyler sızdıracak kadar dolu birileri vardır öbür tarafta. Birileri başkalarının günahlarının acısını çeker, birileri başkalarının refahlarının bedelini öder, birileri başkalarının cesaretinin meyvelerini yer. Alın size ortak nokta!
Her yazar ile okuyucusunun arasında kişisel deneyimlerin, ortak veya çelişik hayat görüşünün, bireysel yaratılan gerçekliklerin alışverişleri olur. Benim Haruki Murakami (ben ona kısaca ''Hurakami'' diyorum) ile çok keyifli bir alışverişim var. Ancak prensip sahibi ve realistik bir ilişki değil bu, yoksa ''insan'' daha az insan oluyor benim için, daha fazla robot, daha fazla makine, ve bu yüzden daha basit...  

8 Şubat 2011 Salı

BİR ''FRIENDS'' NELERE KADİR!

Bir zamanlar TV'de Friends diye bir dizi vardı, çoğu kişi bilir, Newyork'ta yaşayan 6 arkadaşın komik serüvenleri ve ilişkileri...Dizi, tam da sabun köpüğü dediğimiz ama aynı zamanda suya sabuna dokunmayan! - ki, bu iki ifadenin aynı anda kullanıldığında nasıl bir çelişki yarattığını da, burada görme imkanı bulduk -  hoşça vakit geçirilen, eğlendirme amaçlı bir diziydi. Oturup sakin sakin kahkalar atmak yerine, bu dizide keşfettiğim bir duruma - öyle aman aman bir şey değil heyecanlanmayalım - bayağı bir kafa yormuştum. Sonuçta ''friends'' dizisinde bile kafa yoracak bir şey bulduğum için, o dönem, bir arkadaşım bana ''Penguen'' okumamı tavsiye etmişti.
Neyse, dediğim gibi üzerinde düşündüğüm şey, bu insanların birbirini inanılmayacak bir şekilde oldukları gibi kabul etmeleri, birbirlerinin özelliklerinden ve buna bağlı hatalarından zarar gördüklerinde, dehşetengiz bir şekilde, arada şımarıkça küsüşmeler olsa bile, her defasında dizinin sonunda büyük kucaklaşmalarla barışmalarıydı. Ayrıca karakter olarak da, birbirinden bu kadar farklı, ilgi alanları birbirinden bu kadar değişik (mesela birinin ilgi alanı dinazorlarken, diğerinin seks, öbürünün moda olabiliyordu) insanların bu kadar içiçe yaşamaları bende, ''hah kardeşim işte budur! farklılıklarımızı kucaklayalım, birbirimizi sevelim sayalım, çiçek, böcek olalım, bir kucaklaşıp herşeyi unutalım'' duygusunu tepeye vurdurmuştu. Onlar yapabiliyordu, yani kurgusal olarak!, yoksa ben de, anneannem gibi, TV seyrederken bir filmde, kendisini kötü adamlardan korumak için aşkını feda eden sevgilisine, haksızca bağırıp çağırıp, onu ''kötü kadın'' olmakla suçlayan adama ''oğlum oğlum görmüyor musun, onun bir suçu yok, seni çok seviyor!'' demiyorum, yani herşey kurgu biliyorum, henüz gerçeklikten kopmadım.
Neyse, bu herşeyi olduğu gibi kabullenme, ama yine de sevme durumu bende bir süre etkili oldu. Ben, ya da biz, biz derken bizim toplum, neden böyle yapamasındı ki! Neyimiz eksikti? Hata desen aynı, gerizekalılık desen bini bir para, sevgi desen, yer gök kelebek!
Ama anladım ki, bu herşeyi kabul etme ve benimseme durumunun çok önemli bir kuralı var! Bu kural beni gerdi, bozdu, dağıttı, darma duman etti! Bu kural '' yüzeysellik''. Yani bir insanla yüzeysel bir bağ kuracaksanız, o insanın ne olduğu, ne yaptığı, nasıl düşündüğü, ne dediği, nasıl davrandığı çok da önemli olmuyor. Çünkü yüzeysel bağlar sonucunda, en kötüsü fiziksel olarak etkilenebileceğiniz durumlara düşebiliyorsunuz, biraz mizah yeteneğiniz varsa, bir durum komedisi tadında olan biteni yaşayabiliyorsunuz. Ama bağlarınız yüzeysel değilde, derinse, o zaman duygular işin içine giriyor. O zaman yapılan şeyler biraz! canınızı acıtıyor.
Bir gün, bir arkadaşım bana geçmişte yaşadığı fiziksel acılarla ilgili örnekler veriyordu, benim ise pek oralı olmadığımı görünce, ''ne biçim insansın sen, bir tepki ver demişti'', ben de bilgece!, ''esas acı, fiziksel değil, ruhsaldır'' demiştim. Aman yanlış anlamayın fiziğimizin altında, uçup kaçan bir ruhumuz olduğundan değil, duygu ve düşünce dünyamızı oluşturan psikolojimizden söz etmiştim elbet! Şimdi bu yüzeysel ilişkiler ruhumuza (her seferinde açıklamayayım anladınız siz onu) dokunmuyor. Oysa derinden bağlar kurduğumuz zaman ruhumuzu savunmasız bırakıyoruz, o zaman da karşımızdakinin kim olduğu, nasıl biri olduğu, nasıl davrandığı çok önemli oluyor.
Ben buna bu bağın sorumluluğu diyorum, yani bu bağları oluşturan kişilerin birbirlerine acı çektirmeme, hatta biraz daha ileri gideyim, birbirlerini mutlu etme sorumluluğu. Ama bu konuda çok çeşitli fikirsel muhalefetle karşılaştığım oldu tabi ki! Yani ''herkes kendi bağından sorumludur kardeşim, sen de o bağı kurmasaydın!'' diyen de var elbet! 
Ah, insan kardeşlerim, bu bağlar piyangodan çıkmıyor. Ya biz karşımızdakini bu bağa değer görecek kadar salaklaşıyoruz, ya karşımızdaki oynuyor, ya da bu helva tutmuyor! (yoksa yoğurt muydu, neyse!)
Sonuçta, yüzeyselleşince, herşey yerli yerine oturuyor. Ben de derin bağ kurduğum veya kuracağım insanlara ''lütfen ya göründüğünüz gibi olun, ya da olduğunuz gibi görünün'' tabelasıyla yaklaşamayacağıma göre, bu konuda hapı yutmuş bir iflah olmaz olarak, ''ne olur, el vicdan, ruhumu acıtmayın'' desem bile, atı alan çoktaaannnn Üsküdarı geçiyor.
Yani bu yazının ana fikrini hala anlamadıysanız söyleyeyim: ''Herkesi olduğu gibi kabul etmek diye bir şey, ancak o ''herkesle'' su yüzeyi boyutunda ilişkilenirseniz olur. Derine dalmak her babayiğidin harcı değildir, değişmeyi, fedakarlığı hatta bazen çekişmeyi gerektirir, çünkü orada yaşam daha zordur.