7 Temmuz 2011 Perşembe

SIĞ SULARDA NAÇİZANE SANAT YORUMUM!

Andy Warhol, ''Sanatçı, insanın ihtiyacı olmayan şeyleri üreten kişidir'' demiş. Valla kendisini şahsen tanımam, bu lafları özlü sözler kitabına bir cümle daha eklemek için mi söylüyor bilemem, hani demişti ya, bir keresinde ''herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak'' diye, bu da, nasıl bir laf etsem de, millet başucuna azsa bakış açısıyla söylenmiş bir söz mü anlayamadım, ama takıldım bir kere işte. 
 
Bir sanatçının insanı bu kadar somut düşünmesi nasıl olabiliyor diye kendi kendime soruyorum. Sanki biri olursa diğeri olmuyor gibi geliyor bana.
 
Şöyle bir hayal etmeye başladığımda, bu söz, mağara devrinde duvarlara resimler çizen atalarımızın yaptıklarını - biliyoruz o zamanlar yazı yok, adamlar dertlerini resim çizerek anlatabiliyorlar ancak - bir ihtiyaç üretimi olarak kabul edersek, bu resimlere sanat muamelesi yapamayacağız anlamına mı geliyor?
 
Yani resmin konusu ''karıcığım ben büyük boynuzu avlamaya gidiyorum, şu kayanın arkasında olacağım, beni orada bulabilirsin'' olunca, bu bir sanattan çıkıyor yerini not defterine mi bırakıyor?
 
Hadi böyle oluyor diyelim, ihtiyacımızın olmadığı şey dediğimiz zaman, canım sıkılıp ihtiyacım olmayan kağıt kayıklar yapmaya başladığımda, bunlar birer sanat eseri haline mi geliyor, bu konuda havaya girmek gerekiyor mu?
 
Biraz toplumsal açıdan bakarsak, ihtiyacımız olmayan maddeler ile çevrili bir dünyada yaşıyoruz, yani ikinci saatimiz, üçüncü şapkamız, beşinci gömleğimizle ilgili ihtiyacımız tamamen kişisel yorumlarımıza bağlı. Hani bunları alırken ihtiyaç olarak görüyor, sonra da aç insanlar için sokağa yemek atmayalım diyoruz ya, buradaki kişisel çelişkimizden yola çıkarsak, sahip olduğumuz tüm ikinci mallarımız için birer sanat eseri diyebiliyor muyuz?
 
Belki de Andy Warhol ''ihtiyacımız olmayan'' derken herhangi bir işe yaramayan demek istiyordur diye kendi kendime eklemeler yapıyorum bu söze. Şimdi evimize aldığımız bir biblo, aynısından yüzlerce üreten bir fabrikadan çıkmış bir eşya olarak, herhangi işe yarar bir araç olmadığı için sanat eseri mi sayılıyor?
 
Bunlarla biraz demogoji yaptığımın farkındayım da, üzerinde bu kadar demogoji yapmaya izin veren bir cümleyi de boşa harcayasım gelmiyor.
 
Bazen en çok ihtiyaç duyduğum şey sessizlik içinde çalan güzel bir melodi olurken, bazen dünyadan kopup içine girebileceğim bir film oluyor. Hiç anlamasam da bazı resimlerin önünde dakikalarca durmak bana iyi gelirken, hasbelkader gördüğüm bazı heykellerdeki kıvrımlar içimi bir tuhaf yapıyor. Bu duygulara hiç ihtiyacım yokmuş demek ise, biraz insanlıktan çıkıp makineleşmek oluyor, yani bir insan hem sanatçı olup, hem insanlara neden makine muamelesi yapıyor ben bunu anlayamıyorum işte...
 

5 Temmuz 2011 Salı

SEVGİLİ OLMA DURUMUNUN ÜÇ MADDELİK AÇIKLAMASININ OBJEKTİF DEĞERLENDİRMESİ, PÖH PÖH PÖH!!!

İnsanlar yeterince uzun süre, bir ortamda muhabbete dalınca, konular öncelik sıralarına göre ortamdan nasiplerini alıyorlar.
Futbol, politika, dedikodu, yemek falan derken, ortamın entelektüelliği ve hatta elitliği kaldırdığı kadar, müzik, sanat, sinema, ortamın ayrıksılığı kaldırdığı kadar da, bilim ve felsefe konuşulsa da, muhabbet dönüp dolaşıp, bir noktada üstü kapalı bir cinsellik ile, oradan da aşk ve ilişkilere uzanıyor. Bizimki gibi gruplarda ise muhabbet, futbol politika, dedikodu, yemek, dedikodu, dedikodu, yemek, futbol, dedikodu ekseninden kurtulabilirse, bir anda kendini aşk ve ilişki zemininde şıp diye bulabiliyor. Aradaki sanat, müzik ve bilim konuları kendi kişisel zevk anlayışlarımızın avukatlığı boyutundan bir türlü kurtulamadığı için, ben şu şarkıyı seviyorum, şu film de acayip ağladım ifadelerinden bir adım öteye gidemiyor. Olsun, biz aşk, ilişki, evlilik muhabbetleri ortamına varabildiğimiz zaman bile kendimizi biraz daha nefes alır buluyoruz.
 
Böyle muhabbetlerin birinde, masadaki 3 çiftten oluşan altı kişi ile, iki insan arasındaki ''sevgililik'' ilişkisini nasıl tanımlanabileceği üzerine konuştuk. Biraz elma ile armudu birbirine karıştıran kısa bir süreçten geçtikten sonra, - herkes önce nasıl bir ilişki istediğini anlatmaya başladı, oysa konumuz, hangi elmayı sevdiğimiz değil, elmanın ne olduğunu anlamaktı - kişisel tanımlamalarımızla olaya girdik.
 
Ortak tanımlama sevgililik ilişkisinin olmazsa olmazının cinsellik olduğu yönündeydi.
En azından başında, sonunda, ortasında, ilişkinin bir yerlerinde cinselliğin yaşanması veya yaşanmış olması illaki gerekiyor. Bu da, ilişkiyi aşktan ayıran önemli bir nokta oluyor, çünkü aşk kendi içinde platonik yaşanabiliyor, oluşturuluyor, kurgulanıyor, büyütülüyor hatta bitirilebiliyor. Yani her ilişkinin içinde aşk olması gerekmediği gibi, aşkın içinde de, ilişki olması gerekmiyor.
 
Sevgililik ilişkisi içinde, ikinci sırayı paylaşım aldı. Yani paylaşım olmayınca ilişki olmuyor. Herkes kendince bu paylaşımın nasıl olması gerektiğini farklı tanımlıyor, kimine göre beraber eğlenmek, kimine göre benzer hayat görüşleri, kimine göre aynı idealler, kimine göre aynı sosyal çevrelerde geçirilen zamanlar, kimine göre ise bunların hepsi. Ama ortak fikir, paylaşım olmazsa ilişkinin de olmayacağı yolunda ki, zaten bunu belki de sadece sevgililik ilişkisi için değil, ''ilişki'' olarak tanımlanabilecek her iletişim şekli için de kullanabiliriz, gibi bir sonuca varabiliriz.
 
Tartışmaya bir ilişkinin ''sevgililik ilişkisi'' olabilmesi için gerekli üç temel unsuru tanımlamak diye başladığımız için, yukarda saydıklarımıza bir üçüncü maddeyi eklemek için herkes, kendince kafa yorup, sonunda ''romantizm'' adı altında, aslında bir yönüyle her yere çekilebilecek ifadeler kullanmaya başladı. Romantizmi, ''gerekli veya talepli olmadığı halde başkasını mutlu etmek için yapılan şeyler'' olarak somut bir noktaya getirip tanımladıktan sonra, bunun sevgililik ilişkisinin olmazsa olmazı olarak tanımlamak, herkesi çok mutlu etti. Ama ben kendimce, sonradan düşünüp, bunun tanımlama için çok da gerekli olmadığı kanaatine vardım. Bu olsa olsa, ilişkinin kalitesini arttırabilecek bir şey olabilir gibi geldi bana. Yani sulu ve lezzetli bir elma ama elmayı elma yapan şey değil. Çünkü illaki dünyanın bir yerlerinde yumuşak kumlu elma sevenler de olacaktır, diye düşündüm birden. Ya da çürük elmaları da yemekten zevk alacak birileri vardır, hatta belki de elmayı pişirmek, çiğ yemekten daha keyifli bile olacaktır bazıları için. Yani sözkonusu romantizmi, fazla idealize etmeden, ilişkisini  yaşamak isteyip de, bunun eksikliği ile ilişkisinin tanımının değişmesine izin vermeyecek insanlar da mutlaka vardır.
 
Konuşmada en çok dikkatimi çeken, bu üç ana unsur etrafında dönen sevgililik ilişkisinde, herkesin hayatında en dibine kadar yaşadığı ve yaşattığı, ama iş tartışmaya ve konuşmaya gelince etrafından bile dolaşmadığı sahiplilik, aidiyet veya sadakat konularının sözünün bile edilmeyişiydi.
 
İnsanlar arkadaşlarının başkalarıyla arkadaş olmasını kabullenirler ama sevgililerinin başkalarıyla sevgili olmasını asla kabul etmezler. Böyleyken bu tanımı, ana tanımları içinde yer alan ilk üç maddeye nasıl eklemezler, orada biraz durup düşünmek gerekiyor. Bu bizim içimize işlemiş ikiyüzlülüğümüzden mi, yoksa  ''allahın emri o, kardeşim, söylemeye gerek mi var'' bakış açısından mı, kaynaklanıyor doğrusu bilmiyorum ama, pratikte bir ''sevgililik ilişkisini'' tanımlarken, bunu diğer ilişkilerden ayıran en önemli faktörlerin, bir çok kişi için ''cinsellik ve hesap sorma hakkı'' olduğunu kabul etmek gerekiyor.
 
Elbetteki bu tanımlamalar herkesin kendi içinde ürettiği tanımlamalar, ancak sorun yine içimizde yaşadıklarımızla, dışarı yansıttıklarımız arasındaki farkların zaman zaman bizi ne kadar garip durumlara düşürdüğü ile ilgili aslında.
 
Özümüzdeki ilkel duyguların bize ne kadar hakim olduğunu bilmek, bunlarla barışık olmak, bunları kabul edip yok saymamak, tüm tanımlamalarımızda, - o tanımlamalarımızın yaşam mottolarımız olduğu düşünülürse- bize gerçek anlamda dürüstçe yol gösterecek farkındalıklar olacak.  Sorun sadece kendimize bile tarafsız olabilmekte...

30 Haziran 2011 Perşembe

ŞAŞKIINN BAKSANA BANA; ŞAŞKIINN!

Kendimi şehirde bulduğumun ikinci haftasında, başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmezdi. Yaklaşık 10 yıldır arabasından dışarı adımını atmayan, ve de, yurdum insanı ile toplu taşıma araçlarını paylaşmayan bir ''elit'' olarak, yeni iş yerimin bulunduğu İstanbul'un kalbinden, her yöne araba ile gitmenin saçmalığını keşfettim elbette. Bu durumda pek sevgili zırhlı aracımın içinden çıkarak, özüme dönüp, halkın içine karışınca, araba öncesi dönemden bir sürü yeteneğimi de bu yıllar içinde kaybetmiş olduğumu görüp, kendimi esefle kınadım. Gençliğimde kazandığım, topluluklar arasında yaşama ve ayakta kalabilme becerimin ne hallere düştüğünü görünce, yine de, kendimi, umutsuzluğa kapılmamak için, ''bu iş bisiklete binmek gibi, iki omuz, bir tekmeyle hemen hatırlarsın'' gibi ifadelerle tekrar motive edebildim.
 
İlk şokumu, metroda önümde yürürlerken, bir yandan da randevu programlarını yapan bir çiftle yaşadım. ''Şimdi 9.38'deki metroya binersek, saat 9.51'de de Taksim'de olursak, 10.04'de ofiste oluruz'' diye geçen dialog sonunda, yıllardır İstanbul trafiğinde araba kullanan biri olarak, herhangi bir ulaşım planını değil dakikalarla, saatlerle bile tutturamayıp, ve bu durumu ''ehh, İstanbul'da yaşıyoruz kardeşim, anlayış gösterilmesi gerek'' gibi son derece genel bahanelerle rasyonelleştirdikten sonra, adapte olmak için bir süre bekleyip kendime gelmem gerekti.
Kendi kendime, bu kendini bilmezlerle dalga geçerken, ''hem nerede yaşadıklarını sanıyorlardı ki bu gerizekalılar, burası İstanbul oğlum, asla hiçbiryere planladığın zamanda varamazsın, bu şehrin güzelliği bu, insanda geç gelmeyi normalleştiriyor işte'' düşünceleri içinde gülümserken, 9.38'de durağa gelen metroya ağzı açık ayran budalası misali bakakalmam bir yana, 9.51'de Taksime varmanın da çok uzak bir ihtimal olmadığını görmüş oldum.
 
Vay anasını, köyden indim şehire misali, Haydarpaşa garından elinde valizleriyle çıkarak, şehir hatları vapurlarına bakıp, hareket halindeki İstanbul'u fethetmeye gelen Şaban durumunda, metro maceralarım devam ederken, kendimi Taksim'den Cağaloğlu'na gitmek ile ilgili bir görev içinde buldum.
Dediler ki, hiç debelenmeyeceksin, füniküler ile Kabataşa inip oradan da metrobüs ile ver elini Sirkeci, veya Sultanahmet! Tek karar vermen gereken Sirkecide inip yukarı mı tırmanacaksın, yoksa Sultanahmette inip aşağı mı kıvrılacaksın, gerisi hava cıva!
Bu mühim konu üzerinde düşünürken, kendimi Kabataş metrobüsünde buldum. Şapşal turist durumunda, ters yöne giden metrobüse binmekten kılpayı kurtulup, doğru araca binmeyi başardıktan sonra, bir koltuğa oturup, ah benim güzel zırhlı aracım, ah canım trafiğim, ah kornalarım diye iç geçirmeye başladım.
 
Tam o sırada, gerçekten fil adam filmini aratmayacak derecede deforme uzuvları ve yüzü olan bir amcanın kendini metrobüse atıp, bir kadıncağızın yanına oturmasıyla beraber, düşüncelerimde de bir durulma oldu. Kadıncağız adamın görünüşünden oldukça ürkmüş olacak ki, bir süre sonra kendini dışarı attı. Kadının kendisinden uzaklaştığını anlayan adamcağız, uzun uzun arkasından bakarken, ve yanına görüntüsünden çekinip de oturmayanlara, zar zor çıkarabildiği seslerle ''burası boş oturun''  diye bağırırken, ''acaba kalkıp adamın yanına otursam, insanlar da benim yerime otursa, böylece zavallı adamcağızın sorununu da çözsem'' diye iyilik meleği pozisyonuna girmek üzereydim ki, bir turist beycik bu amcanın yanına attı kendisini. ''İşte'' dedim kendi kendime, şu yabancılar kadar olamıyoruz, tüm kavgamız görsellikle, işte böyle dışlıyoruz herşeyi'' falan diye, tekrar yurdum insanından hemen kendimi soyutlayarak cıkcıklamaya başladım. 
 
Herşey fil görüntüllü adamın yanındaki turiste tekme tokat girişmeye başlamasıyla bir anda dondu kaldı! Gaipten sesler de duyan ve aynı zamanda maalesef zekasal da özürü olan bu talihsiz adam, bir yandan yanındaki adama vuruyor, bir yandan da susmasını söylüyordu. Neye uğradığını şaşıran turist, ne söylendiğini anlamadığı gibi, kollarıyla kafasını yüzünü kapatarak darbelerden korunmaya çalışıyordu. Bizim sorunlu amcamız sonunda durup kendini başka bir koltuğa attı ve turiste hakaretler yağdırmaya devam etti. Arada ''oraya gelirsem, ....'' vari seslenişlerle de, bu işi tam da bitirmediğini anlatıyordu. Turiste durumun tercümesini yapmak ve zavallının ''mentally retarded'' olduğu ile ilgili bilgi vermek de yine bendenize düştü.
 
Hala, turist bey beş on saniye daha yavaş davransaydı, o tekme tokatların benim başıma patlayacağını ve kendini zırhlı aracından halkın içine attığı ilk gününde dayak yiyerek muhtemelen bir daha asla evden çıkamayacak olan zat-ı alimin, kılpayı kurtardığı totosunu düşünerek, metrobüsten koşar adımlarla kaçarken, son dakikada düdüğüyle yanlış yerden karşıdan karşıya geçtiğim konusunda beni uyaran tramvay memurunun bağırışları kulaklarımda çınlamakta.
 
Bu kadar adaptasyon egzersizi bir gün için yeter diyerek dönüş yolculuğumda bulduğum ilk taksiye atladım elbette. Yaşasın trafik, yaşasın korna sesleri, yaşasın türkülerimiz, yaşasın taksideki crık crık telsiz sesleri ve tabi ki her yere geç kalmanın dayanılmaz hafifliği...

18 Haziran 2011 Cumartesi

KİTAP OKUMA ÜZERİNE MEKAN İNCELEMELERİ DENEMELERİ...

Genel yaşam mekanlarımın değişmesiyle birlikte inanılmaz bir konu zenginliği içinde buldum kendimi. Nereye baksam ''üf şimdi şu insanın şöyle oturuşundan, hatta şöyle konuşmasından ben kesin bir yazı döşenirim'' modunda, insanlara Newyork Zoo'daki görülmeye değer hayvanlar muamelesi yapmanın utancı içersinde, ama yine de, büyük bir hevesle gözlerimi açarak yeni mekanlarıma uyum sağlamaya çalışıyorum.
Son zamanlarda sıkça kullanmaya başladığım metrodaki,''Acarishwoman in İstanbul'' sakinliği ve maalesef snobluğuyla etrafı süzerken keşfettiğim durum, son derece ilgi çekiciydi benim için. Meğer bizim insanımızın kitap okuması için şehre metro gelmesi gerekiyormuş. Yıllardır yazarımız, çizerimiz aydınımız ve daha bir sürü kendini sosyal tespit üstatlığı ile konumlamış nice kişilerimiz tarafından, dünyanın kitap okuma sıralamasında son bilmem kaçlarda sürekli yer almasıyla itham edilen bir ülkede yaşamanın acısını, kitap okumayı deli gibi bir tutkuyla seven bir insan olarak ağır ağır çekerdim. Daha fazla eğitim, daha fazla modernizm, daha fazla imkan, kitaplar ucuzlamalı, kitapçılar artmalı, kitap çeşitleri artmalı, daha çok yazara destek çıkılmalı, daha fazla çeviri yapılmalı, daha, daha, daha derken işin sırrı daha fazla metro yapmaktan başka bir şey değilmiş de, biz bunu öngörememişiz.
Meğer bizim insanımız da kitap okumak için, insanların yan yana koltuklarda sıralandığı, 3'er dakikalık istasyon aralıklarıyla ''bir sonraki durak Mecidiyeköy, next station Mecidiyeköy'' anonsları eşliğinde, bir anda vınlayan ve bir anda gıcırtılı fren sesleri ile yavaşlayan o müthiş atmosferin yaratılmasını bekliyormuş.
Hatta yer bulamayıp oturamayan, ayakta olsa bile bir elinde çantası, diğer eliyle de düşmemek için bir yerlere tutunması gereken bazı insanların, herşeye rağmen mutlaka kitap okumak için, nereleriyle tuttuklarını asla anlayamadığım kitaplarını okuma mücadelelerini görünce, ''kesin yer altında keramet varmış kardeşim, bu işin de sırrı buymuş'' diye düşünmeden edemedim yol boyunca.
Oysa kitap okumayı bir tören gibi yaşayan benim gibiler için, metroda kitap okumak, bir kaç satırla daha ne olduğunu, ya da yazarın tam da ne demek istediğini anlamadan, son durağa varılacak ve varıldığında da, ''acaba inmesem de bir kaç kez Levent/Taksim arasını gidip gelsem mi, bu bölüm başka türlü bitmez!'' diye düşünülecek bir sıkıntı durumundan başka bir şey ifade etmiyor maalesef.
Kitap okumak için bulabildiği tek zamanın, metrodaki toplasan en fazla 15 dakika sürecek yolculuğu olduğuna inanmak mı bu insanlar için daha fazla üzülmeme neden oluyor, ya da ''sokağa atamayacağım bir 15 dakikam var, bari onu da kitap okuyarak geçireyim'' demeleri mi, veyahutta, ''gittim gördüm, gidemediysem de televizyonda, sinemada izledim, bu işin raconu buymuş, adam bombalamak için metroya biner, kimse ona bakmaz çünkü herkes harıl harıl kitap okuyordur, burada adet bu!'' diye düşünmeleri ve saflıkla kendilerini bu noktada batılı türdeşleri ile özdeşleştirmeleri mi, henüz çözebilmiş değilim.
Ama bu insanları kitap okurken görünce üzüldüm ben. Bir çok kişinin ''insanlar kitap okuyor diye üzülüyorsan, sen de bir acayiplik var'' dediğini duyar gibi olsam da, ne yapayım üzüldüm işte! Çıkıntılık bu ya, bu duygular olmasa yazacak şeyleri nereden bulacağım ki!
Valla en güzel kitap okunacak yerler sıralamasını da vermeden edemeyeceğim kendimce.
1. sırayı, gece uykusu öncesi, tüm günün sorumluluklarını yerine getirmişliğin rahatlığı ve kendinle bir başına kalmanın huzuru ile yatağa uzanıp, başucu lambasının yumuşak ışığı eşliğinde okumak alır benim için.
2. sırada deniz kıyısının, dalga ve martı sesinin o hiç bir müziğe değişmeyeceğim melodisi eşliğinde, (zaten ben müzik eşliğinde kitap okuyamam, ya müziğe kayar aklım kitaptan bir şey anlamam, ya kitaba dalarım müziğe kuru gürültü muamelesi yaparım) bir çay bahçesi veya bir deniz kıyısı bankı olur mutlaka.
3. sıraya da, eğer evdeysem, öğleden sonra, hatta akşam üstü keyfi diyebileceğim, kışın yağan yağmur veya puslu havanın loşluğunda bir barçak çay ve üzerimde üşümesem bile dekoru tamamlamak için sarındığım battaniyem ile bir koltukta , yazın ise açık pencerenin önünde, hafif bir esintiyi yakaladığım her anda, okumaya verebilirim sanırım.
4. sırayı çok keyifli olsa da, her an ulaşılamayacak bir durum olan uzun yolculuklara verebilirim. Ulaşım aracı araba olmadıktan sonra, -çünkü inanılmaz bir mide bulantısı araba okumalarının baş belasıdır benim için- her türlü araç içinde uzun yolda okumak dünyanın üzerinden kopmakla aynı duyguyu yaratır bende.
5. sırayı ise yine yaşanabilecek en büyük keyiflerden biri olarak görsem de, sıklığı açısından arka sıralara düşürmek zorunda kaldığım plaj okumaları alır. Denize nazır, kafamı gölgeye çakıp, bacaklarımı ise illaki güneşe vererek - bacaktan kanser olmadığıma inanmışım bir kere - kitap okumanın keyfini hiç bir mekan, aynı şekilde veremez diye düşünüyorum.
Metro mu? Aslında bu kadar takılmamak lazım, belki de herkesin kendi listesinde metro okumaları benim asla bilmediğim keyiflerle açıklanır. Ben sadece henüz bu açıklamalara vakıf değilim ne yapalım...

10 Haziran 2011 Cuma

KEŞKE YETERİNCE SEVİLSEYDİK!

Yazı yazmaya biraz meyilli insanların yazma rutinleri oluşuyor bir süre sonra. Bence bu rutinler, sanki parmak izi gibi, herkeste bambaşka bir şekilde ortaya çıkıyor. Kimisi sabah gözünü açar açmaz, gece rüyasında gördüğü diğer hayatın izlerinin tazeliği ile, kendini yazısının başında bulup yazmaya başlarken, kimisi de, şöyle bir güzel sabah kahvaltısı, ardından da sabah kahvesi ve keyfi sonrasında, oturuyor yazısının başına.
Benim yazmayla ilgili mücadelem ise hep uyku ve uyanıklık arasında oluyor. Gözlerim kapanmak üzereyken aklımdan cümleler geçmeye başlıyor, bir gayret, ''bari şu cümleleri bir yere not edeyim, uyanınca şöyle aklı salim bir kafayla yazarım'' derken, o notlar birbirini takip etmeye başlıyor. İşin en kötü tarafı ise, bu not alışlar sırasında bir türlü uykum kaçmıyor, halbuki kaçsa, ben de adam gibi notları arka arkaya sıralamak yerine, onları kendimce düzgün cümleler ile bağlayıp bir yazı oluşturacağım ve en azından kendi yazı rutinimi tarif ederken ''ben geceleri yazıyorum azizim, gündüz aklım hiç bir şeye işlemiyor'' gibi havalı ve de özel cümleler kurabileceğim.
Neyse, sonuçta geceleri uykulu notlar alan, sonra da gündüz bulduğu abuk sabuk zamanlarda o notlarla uğraşan, hatta uyku sersemi alınan notları da,  çoğu zaman ''ne alaka yahu bu şimdi!'' merak halleriyle  çözmeye çalışan benim için, böyle havalı cümleler maalesef işe yaramıyor.
Şöyle uzun uzun konuya girerken, aslında yaptığım, ''yazmak için uykuyla mücadelem'' diye aldıığım bir notun, biraz sonra yazacağım cümlelerle hiç bir bağlantısının olmadığını farkederek, bir bağlantı oluşturabilmek adına debelenme girişiminden başka bir şey değil... Notu almışım o kadar, gecenin bir körü, uyku sersemi boşa mı gitsin yani!
Yazmak istediklerim aslında şu aralar okuduğum Ece Temelkuran'ın ''İkinci Yarısı'' adlı kitabından kafamda kalan bazı ifadelerle ilgili. Bunlardan bir tanesi çok takıldı kafama bugün:
''Kimse yeterince sevilmedi çocukluğunda, çünkü insanlık henüz yeterince sevmek diye bir şeyi keşfedemedi'' diyor Ece Hanım kitabında.
O yüzden de hiçbirimizin çocukluğunun süper olmadığını söylüyor. Çok düşündürdü beni bu sözler.

Yaşadıkça ve insanları başka başka görmeye başladıkça, hepimiz arıza, hepimiz yaralı, hepimiz ne kadar eksiğiz düşüncesi uzun zamandır benim de aklımı kurcalıyor. Belki de bu içe dönüş ve arıza dedektörü durumu bu yaşlarda başlıyor. Köprüden önce son çıkış misali, arızanın bir nebze olsun giderilmesi için de son şansın diyor hayat. Daha gençken arızanı anlayabilecek kadar tecrüben yoktu, daha çok yaşlanınca da, arızanı çözecek enerjin olmayacak, ha şimdi hallettin hallettin, olmadı bir bardak soğuk suyla, hem sen, hem yakınların için oldukça zor bir yaşlılık bekliyor seni!
''Bu arızaların sebebini boşver , nasıl çözebiliriz onu düşün!'' sürecinden çıkıp, ''ya biraz da sebeple boğuşalım bakalım!'' sürecine geçişim de, benim biraz bu ''yeterince sevilmedik'' ifadesiyle gerçekleşti. İlla ki yeterince, hatta fazla bile sevildiğini düşünen arızalar vardır etrafta, onların da arızaları inkardır zaten, o yüzden gülüp geçip, bizi niye kimse yeterince sevmediyi deşmek şu anda bana çok daha enteresan geliyor:)
Alamadığımız sevgilerle, eksik kalan kişilik değerlerimiz yüzünden, yaşamın her eksiğini kendi kendine doldurmak zorunda kalan yorgun egolarımız, sonunda,  doz doz narsistler olarak etrafta dolaşmamıza neden oluyor. Yeterince sevilmek diye bir şey olsaydı acaba, bu yetişkin arızalarımız tamamen ortadan kalkabilir miydi diye düşünüyorum.
Yeterince sevilmiş olsaydık, herkese güvenebilir miydik acaba? Yaşamadığımız güvensizlik sorunlarının, yaratmayacağı zaman kaybı ve hayal kırıklıkları ile acaba çok daha yeni model bir insan olabilir miydik?
Yeterince sevilmiş olsaydık, tatminsizliklerimiz olmadan bardağın kalan boşluğunu sürekli tamamlamak uğruna deli gibi heba eder miydik kendimizi?
Yeterince sevilmiş olsaydık, korku üretmeyecek olan kişilklerimiz sayesinde, daha sakin, daha toleranslı ve kıskanmayı bilmeyen yaratıklar olarak bir tür oluşturabilecek miydik?
Yeterince sevilmiş olsaydık, kendimizi olduğumuz gibi görmeye ve kabul etmeye katlanabilir miydk acaba?
Yoksa insan asla yeterince sevilemeyecek mi? Bu da bizim üretim hatamız mı? Çünkü sevgi kendi içinde bir açlık ve bağımlılık yaratan bir şey mi? Açlık ve bağımlılık yaratan bir şeyin kendi kendine bir doyum üretmesi mümkün değil mi? Tanımlanan bir yeter noktası asla olmadığı için eksik sevgilerimizle yaşamaya mahkum üretim arızaları olarak acaba ne kadar süre kullanılabileceğiz?
Notları bağlaya bağlaya hepsini bitirmişim. Bunlardan sonra uyku galip gelmiş, iyi ki de öyle olmuş, ya olmasaydı? Ya ben sabaha kadar bu soruları sormaya devam etseydim...

16 Mayıs 2011 Pazartesi

ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK:))

"Kafasına kuş sıçtığında,"kısmettir" diyerek, şans oyunu oynayan toplumun; ağzına sıçana oy vermesi normaldir !.. "
GANİ MÜJDE
Dün IKEA'ya gitmiştim. Gidenler bilir, aldıklarınızı koyduğunuz el arabalarını, arabanızın yanına kadar götürmenizi engelleyen bariyerler vardır. Bunun için arabanızı o bariyerlere yanaştırır ve aldıklarınızı yüklersiniz. Şimdi nereye bağlayacak acaba? diyeceksiniz:) Sabredin çocuklarım göreceksiniz:) Evet, dün bunu yapmak üzere el arabasını bariyerin hemen arkasına bırakıp arabamı yanaştırmak için almaya gittim. Tam yanaşacakken bir adamın en az üç arabanın yanaşmasını engelleyecek şekilde arabasını yamuk yanaştırdığını gördüm. Adama rica edip arabasını dik yanaştırmasını rica ettim. Bana her araba için ayrılan alana koyulan çarpı işaretlerini gösterip (X işaretinin ayakları yamuktur ama tamamı tanımlanmış bir kare alanı belirtir yani düz bir şekildir) ''bize arabamızı yamuk parkedelim diye bu şekilde işaretlemişler, gidin başka yere yanaşın''dedi.
 
Şimdi bu gerizekalılığa önce sinirlendim, sonra deli gibi güldüm, sonra da dehşete kapıldım. Biz işine geleni rationalize etmeye o kadar müsait bir toplumuz ki! Bunun da en büyük sebebi bilimsel gerçekliklerden çok uzak olmamız. Eskiden bunun cahillik olduğunu düşünürdüm, ama bugün korku olduğunu düşünüyorum. (Zaten cehalet ve korku, biri olduğunda diğerini vareden iki kavram değil mi?)  Biz hala çocuk gibi, dünyada hoşumuza gitmeyen her şeyle mücadele edebilmek için gendi gerçekliğimizi yaratıyoruz.
 
Çocuklar; periler, güçlü kahramanlar vs yaratırken, biz de, büyük kurtarıcılar, batıl hurafeler, öz disiplinizimizi sağlayamadığımız için katı dışsal ahlaklar yaratıyoruz. Tüm bunları, sadece yaşamaktan ödümüz koptuğu için, kendi kendimize oluşturuyoruz. Çünkü yaşamın kendisi kelfetme süreci asla bitmeyecek kadar gerçek bir süreç.  Hayat bize uymayınca agresifleşiyoruz, çocuklar gibiyiz. Bilimsel gerçekliklerle tanışmamak için büyümüyoruz. Ölümlü olduğumuzu, yaptıklarımızdan sorumlu olduğumuzu, hayatın bizim dışımızda bir gerçeklik olduğunu anlayamıyoruz. 
 
Kısa vadede çok iyi sonuçlar veren bu strateji, uzun vadede bize öyle zarar veriyor ki! Çünkü çocukluk döneminin işe yarar bu stratejisi, gerçek hayatla uyuşmuyor, çünkü gerçekten çocukken etrafımızda sevimliliğimizden, kabul ettiğimiz bilgisizliğimizden, saflığımızdan, tecrübesizliğimizden, güçsüzlüğümüzden etkilenen tolerans düzeyi, büyüyünce kalmıyor. Çünkü, çocukken bizler ve büyük yetişkinler varken, bizim toplumumuzda büyüdüğümüzde hiç yetişkin bulamıyoruz. Sadece büyük çocuklar dolaşıyor etrafta. ''Sineklerin Tanrısı'' misali, benmerkezcilikleri ile her şeyi kendi mantığına uydurmaya çalışan vahşi çocuklarız biz. Kıskanç, şımarık, doyumsuz ve mutsuz.
 
14 milyar yıl önce oluştuğu düşünülen evrende, yaklaşık 4 milyar yıllık bir tarihi olan dünyada, yaklaşık 3.5 - 4 milyon yıldır insan diye bir tür olduğunu düşünürsek, genel anlamda insan türünün de evrimsel olarak henüz çocuk olduğunu varsayabiliriz. Ama biz kendi toplumumuzda inkar edip durduğumuz gerçeklikler yüzünden, sanki büyüme hormonu sürekli baskılanan bir tür genetik bozukluk yaşayan, garip bir ırk olarak yaşamaya devam ediyoruz.

20 Nisan 2011 Çarşamba

DERRIDA İLE AŞK SOHBETLERİ:))

Bir arkadaşım facebook duvarında, Jacques Derrida'nın aşk üzerine bir röportajını paylaşmış. Kendi adıma aşk üzerine düşündüğümde hep sorduğum bir soruyu, Derrida'nın ağzından dinleyince, malum tarafım tavana vurdu diyebilirim. Şimdi Derrida'dan başlayıp, bir tarafından devam edersen, bu yazı nasıl bir gidişatla sürecek diye düşünenler ve endişelenenler olabilir, ama hayat çelişkilerle dolu, bu kadar kusur kadı kızında da bulunur vs. gibi ipe sapa gelmez genellemelerle lafı ağzınıza tıkabilirim! Her ne kadar son derece saygın bir filozof ve onun yorumları hakkında bir yazı olacaksa da bu, sonuçta dönüp dolaşacağımız nokta, nacizane konu hakkında benim düşüncelerim olacak pek tabi ki!
Bir gün Derrida amcamıza soruyorlar, ''Aşk'ı anlatır mısınız'' diye. Adamcağız önce biraz boş bakıp, karşısındaki kişiye, muhtemelen ''bu kadıncağız önce bir soru sormayı öğrense ne güzel olur'' edalarıyla, ''böyle soru olmaz Amy'ciğim, ben bu kadar genel bir cevap veremem, ben filozofum yani, kapiş!!!, bana daha spesifik bir soru sor, canına kurban olayım'' diyor. Adının Amy olduğunu öğrendiğimiz ablamız, ilk taarruzu atlatmanın güveniyle, ''yani'' diyor, ''bunca yıldır filozoflar aşk konusu ile ilgili konuşuyorlar, sizin düşünceleriniz neler?''. Adamcağız aynı çaresizlikle, bu sefer fransızcada sıkça kullanılan geçiştirme ve bocalama ünlemlerini sıralamaya başlıyor, ''eh, ben, ööö, kua, uu, ....'' Amy vazgeçmiyor ve dinlerken sıradan bir fani olarak benim de anlamadığım, ''Platon şunu demişti...'' vari bir atakla şansını zorluyor. Derrida anlıyor ki, karşısındaki kadınla felsefi bir dialog kurması pek mümkün olmayacak, sazı elime alayım da konuya bir yerden dalayım bari diyerek, beni tavana yollayan cümleyi ediyor. ''Aşktaki esas soru kim/ne sorusudur''.

Hala yazıya bön bön bakanlar için daha detaylı açıklama geliyor, hiç merak etmeyin, Derrida diyor ki, aşk bir kişinin salt varlığına mı, yoksa o kişinin temsil ettiği özelliklere mi duyulur? Bir insana ''o'' olduğu için mi aşık oluruz, yoksa ''akıllı, esprili, düşünceli, hain, ukala, iyi kalpli, bonkör vs'' olduğu için mi? Çünkü Derrida'ya göre bu aslında felsefenin varlıkla ilgili temel sorusuyla aynı. Varlık bütün özelliklerinden bağımsız bir öz müdür, yoksa varlığı varlık yapan onun özellikleri midir?
Aşkı kişinin özelliklerine göre varedenler, bu özellikler değiştiğinde aşkın da yok olduğunu kabul etmek durumundadırlar. O zaman bir adım ileriye giderek şunu diyebiliriz belki. İnsan değişen bir organizmadır. Zaman içinde hem fiziksel olarak, hem de psikolojik olarak değişir, değişebilir. Bu durumda aşk nesnesi asla stabil olmayacaktır. Özelliklerine aşık olunan kişi değiştiğinde, aşk ta bitecektir. Bunu çoğu insan için şöyle de ifade edebiliriz. İnsanlar için diğerinde varolan özellikler neden önemlidir? Buna en mantıklı yanıt, bu özelliklerin kendilerini beslemesi ve nihayetinde mutlu etmesi olarak verilebilir. O zaman aynı mantık çerçevesi içersinde diyebiliriz ki, kişiyi mutlu eden diğerinin özellikleri değiştiğinde, yeni özellikler kişiyi mutlu etmezse, bundan türeyen veya tanımlanan aşk da biter.
Burada sözünü ettiğimiz aşk, Derrida adına konuşmak ne haddime ama, sanırım o da anladığım kadarı ile aynı fikirde, insanın her an yüreğini hoplatan, adrenalinin tepeye vurduğu, insanı delirten aşk değil elbet. Aşkın patolojisi olarak tanımlayabileceğimiz ve aşkın bazı evrelerinde yaşanan bu durum, her an doruk noktada yaşanmaz; yoksa buna zaten biyolojik olarak kalbimiz dayanmaz. Burada sözünü ettiğimiz elbetteki romantik sevgi, aşkın durulmuş sakin hali. Ama elbette bunu kardeşvari bir sevgiyle de asla karıştırmamak gerekiyor. 
Kişinin öz varlığına duyulan aşk ise değişime bağlı değil. En azından aşkın nesnesinin değişimine bağlı değil. Burada mantık zaten baştan devre dışı kalıyor. Bu biraz insanın kendi içinden ürettiği bir sevgi. Bu, bana kişinin kendi becerisi gibi geliyor. Karşı tarafın salt varlığından aşk üretmek hiç de mantıkla açıklayabileceğimiz bir şey değill. Zaten bu noktada aşk bir alış verişten farklı bir yaşam felsefesine dönüşüyor. Daha da soyutlaşıyor. Kendini birine adamak, koşulsuz sevmek gibi kavramlar, bu noktada anlam buluyor. Kendini sevmek gibi, gerçek anlamda bir olmak gibi. Ancak gerçek anlamda aşkın nesnesiyle bir olunca insan salt öze aşık olmanın ne demek olduğunu deneyimleyebilir.
İstisnalar çok olsa da, çocuklarımıza duyduğumuz sevginin koşulsuzluğu, gerçek anlamda kurabildiğimiz birlik duygusunun yansıması aslında. Bu duyguyu sadece biyolojik olarak açıklamak ne kadar doğru bilemiyorum, çünkü bu duygunun kişinin kapasitesi ve becerisi, iç gücü olduğuna inanıyorum. Bir maneviyat gücü de diyebiliriz buna. Aynı güç, koşulsuz tanrı aşkını da içinde barındırıyor. Korku, ceza vs. gibi dinin getirdiği toplum kurallarından arınmış bir inanç, kendini, varlıkla bütünleşmiş bir tanrı inancı ve ona ait koşulsuz bir sevgi ile gösteriyor. Son derece mistik bir bakış açısı olsa da, hayatını bir aşka adayan mistiklerin hiç bir beklenti içine girmeden koşulsuz sevmeleri ancak bu şekilde açıklanabiliyor. Belki de kendimizi koşulsuz sevebilecek kadar duygusal ve ruhsal beslenebiliyorsak hayattan, birilerini de koşulsuz sevebilecek duruma gelebiliyoruz. Aşkın mutlu olma ve mutlu etmekten ibaret olduğunu kabul etmek ve kişiyi salt o olduğu için sevmek gerçekten çok az insanın yakalayabildiği bir olgunluk seviyesi.
Görüldüğü üzere, her ne kadar bilimsel olarak birbiriyle her an çarpışan! nöronlardan ibaret bir sistem olduğumuza inanan biri olsam da, yaşamın bir kültür kurmadan devam etmesini de, kendi adıma doğru bulmuyorum. Ancak bilincimizle sınırlı organizmalarız, ama küçük çocuklara masal anlatmak onları mutlu etmek için ne kadar önemli ve sağlıklıysa, aşkı da, tüm de mistisizmi ile yaşamak da, o kadar yararlı ve insani bence.  Nasıl sanat bir ifade yöntemiyse kendimiz için, aşkın da bu şekil bir ifade yöntemi olduğunu, nasıl para kazanacağım diye sanat yapılmazsa, ''bana bunu veriyor'' diye de aşık olunamaz olduğunu düşünüyorum.
Derrida işin felsefi boyutundan uzaklaşmadan ''varlık'' nedir, sorusuyla aşka ait çok güzel açıklamalar veriyor. O sorusuna, aşkın ''öz''e mi, yoksa ''özelliklere'' mi ait olduğuna veya olması gerektiğine dair bir yanıt vermiyor, genelde filozofların yaptığı gibi problemi ortaya koyup tartışıyor. Ben bir filozof olmadığım için, sıradan bir insanın fütursuzluğuyla soruya cevaplarımı da gördüğünüz gibi taaaak diye veriyorum. Bunlar benim cevaplarım elbet, herkesin kendi cevabı, kendi aşkı, kendi soruları, kendi inancı kendine diyelim, koşulsuz sevenlere saygılar efendim:))