26 Temmuz 2011 Salı

HAYATINI ANLATABİLEN AMY.

Melodisinde bir gizem, bir sır, bir dürtü, bir yakınlık, bir hoşluk, bir bişey bulduğum şarkılar olduğu kadar, içinde geçen bir cümlenin dannn diye kafama vurduğu şarkılar da vardır. Bazen de, bu ikisi birden olur, vayyyy bee, bu nasıl şarkı diyerek suyunu çıkarana kadar dinlerim, her yerde yanımda olsun, yine dinleyeyim, yine tüketeyim, yine yaşayayım aynı duyguyu, bir daha hissedeyim, bir daha o hayali düşüneyim, bir daha o yumruğu yiyeyim diye...
Ama bir de bir şarkı değil de, aynı insanın söylediği bir kaç şarkıda bu duyguyu hissedebilmişsem, işte bu insanın hayranı oldum bile ben, çok sevdim bile bu insanı, hatta saatlerce ayakta durmak yüzünden benim için keyiften çok işkence haline gelmeyen başlayan, ama yine de ''onu da canlı seyrettim, bir daha nerdeeee'' duygusu yüzünden hep zorlanıp gittiğim ve muhtemelen gitmeye devam edeceğim, ama genelde, sonunda son yılların şahsım adına tek istisnası Leonard Cohen hariç - hem gerçekten adam ölümsüz değilse önümüzdeki bir kaç yıl içinde ölmesi pek muhtemel, yani ''bir daha nerdeeee'' durumu burada çok büyük bir olasılık ve ayrıca ayaklarımın her hücresinin uyuşması pahasına, böyle bir zerafete tanık olmaya değer - her defasında ben buraya niye geldim sorgulamasını yaşadığım konserlere bile katlanabilirim onun için.
Nitekim konseri için bilet aldım. Heyecanlandım. Sabırsızlandım. Ama iptal etti. Gidemedim. Hayıflandım.
''Olsun'' dedim. Ben bir gün yurt dışında kesin yakalarım bu hatunu ve giderim konserine, dinlerim onu canlı canlı...
Canlı canlı dinlemek bir yana, canı gitti kadının üç gün önce. Hani herkes ''büyük yetenek gitti, kimbilir daha neler üretecekti'' diyor ya, bilmiyorum belki bundan sonra üretecekleri çok da umrum olmayacaktı, her yaptığını seveceğim diye bir kural yok ya, yapacağını yapmış zaten bana iki üç şarkı vermiş, onları arabamı kullanırken avazım çıktığı kadar bağırta bağırta söyletmiş, o anları yaşarken kimbilir ne düşündüysem, beni duygu sellerine boğmuş ya, bundan sonrası Şam'da kayısı modunda dinlemişim ben onu zaten...
Ama şimdi, ölümüyle ilgili yazıları okuyunca, toplumun bir bölümünün, ''yazık oldu, işte böyle hayat yaşarsan, böyle ölürsün kardeşim'' veya buna karşlılık olarak ''sana ne kardeşim, kadının nasıl yaşadığından'' diyerek, ahlak üzerinden değerlendirdiği hayatı, diğer bir bölümünün de, ''ne büyük yetenek! artık dinleyemeyeceğiz ne yazık'' diyerek hayıflandığı ölümü, o kadar duygusuz ki, neredeyse dinlediğim o şarkılarının bile, sihir yapılmış kağıdın üzerindeki harflerin kaybolması misali yavaş yavaş uzaklaşmasına neden oldu benim aklımda, hafızamda...
Oysa belki de bir insan için hayattayken, ölümü sonrasında hayal edebileceği en acı şey, kendinden hayata koyduğu şeylerin, insanların hafızalarından uzaklaşıp, yerlerini o kişilerin akıllarından çıkma fikirler ve düşüncelere bırakması, hatta o düşüncelerle kaplanması. Çünkü ölü insan artık kendini ifade edemeyen insan! Ne müziği, ne yazısı, ne sesi, ne resmi, ne heykeli, ne gülüşü, ne direnişi, ne anarşizmi, ne boyun eğişi, ne bencilliği, ne yardımseverliği, ne ideolojisi, ne emeği, ne sevgisi, ne...... ile kendini bir daha ifade edemeyen insan. Onun adına ifade etmeye kalkışanlar ise, ne büyük bir çaresizlik ve üzüntü oluşturur hayatta olup da, ölüm sonrasını hayal eden insan için. Acaba böyle bir korkusu var mıydı, acaba ölen insanların ölmeden önce böyle bir korkusu oluyor mu?
Didem Madak adını, ölüm ilanıyla beraber duydum. 41 yaşında kolon kanserinden ölmüş bir kaç gün önce. ''Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım'' diyerek şiirler yazmış bir sürü. Hiç okumadım bugüne kadar ama ölüm haberinde şiirinden iki satır almışlar ''Anlatarak bitirmek istiyorum hayatımı/Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat...
Nasıl güzel geldi bu iki satır bana, biz halen yaşayanlar için, hala hayatını anlatabiliyor olmak, hem de kendimiz anlatabiliyor olmak ne güzel, tıpkı dinlediğim o şarkıları gibi...
Şimdi büyülü sayfalardaki kelimeler tekrar belirmeye başladı, hatta kendi anlatıyor, siz de duyuyor musunuz:
I cheated myself,
Like I knew I would,
I told you I was troubled,
You know that I'm no good

18 Temmuz 2011 Pazartesi

BALKANLARIN FETHİ

Bu yaz tatilinde kendimizi bir balkanlara atıverelim dedik. Atış ki, ne atış, Kanuniyi kıskandıracak bir fetih ordusuyla, çoluk çocuk, yetişkin 10 kişilik bir grup, Saraybosnaya uçmadan önce, aylar öncesinden rezervasyonunu yaptırdığım minibüsümüzün yerinde yeller estiğini haber veren ''talihsiz'' bir telefon konuşmasıyla, bir bilinmeze doğru havalandık.
 
Saraybosnaya indiğimizde organizasyonu yüzüne gözüne bulaştıran şahsımın, ''üzerime gelmeyin, yoksa size patlarım!'' misali gergin duruşundan olsa gerek, herkes çil yavrusu gibi dağılarak kendini bir ''rent a car'' ofisinin başında buldu. Ama nafile! Bırakın 10 kişilik bir minibüsü, 5 fili bir volkswagen'e nasıl sığdırırsın sorusunu yanıtlamaya bile fırsat vermeyecek bir durumda kalarak, ''0'' araba ile allahın unuttuğu bir havaalanında şaşkın şaşkın kaldık.
 
Neyse ki durumumuza acıyan, yaklaşık 2m boyunda, 1m eninde  bir Hyundai rent a car görevlisi,  - adamın görünüşüne göre ''ben sizi istediğiniz yere sırtımda götürürüm'' demesi, bize araba bulmasından daha yüksek ihtimaldi - dışarda henüz yeni teslim edilmiş, çöp içinde bir arabayı alabileceğimizi, bu arada bir arkadaşını arayarak da, bize bir haftalığına, henüz araba mezarlığına verip vermeme konusunda tereddütte kaldığı arabasını, kiralamak isteyip istemeyeceğini sorabileceğini söyledi. Bu teklif elimizdeki tek teklif olduğu için üzerine atladık. 
 
Gelen ikinci arabanın parasını peşin ödeyip, - muhtemelen adamcağız arabanın bir haftayı tamamlayabileceğine pek inanmıyordu ve bizden hurdacıya arabasını satmak için isteyeceği parayı istedi - yola koyulduk. Sorunu çözmüş olmanın rahatlığıyla kendini şoför koltuğuna atan bendenizin, her zamanki gibi'' yurt dışında kilometre yapma rekorumu ne kadar arttırabilirim acaba?'' merakıyla gevrek gevrek sırıtırken, Saraybosna şehir merkezine geldiğinde gördüğü manzara ile bütün neşesi kayboldu.
 
Tüm evlerin kurşun delikleri ile delik deşik olduğu bir şehirde, keyifli vakit geçirmenin pek de mümkün olmadığını anlamak uzun sürmedi. Bu iyi bir şey mi, değil mi, bilmiyorum, bir şeyleri hep hatırlamak hayatın devam etmesini engelliyor mu, yoksa o izleri silmek yaşananları unutup değersizleştirmek, anlamına mı geliyor, işte onu tam da orada, insanların günlük hayatlarını devam ettirdikleri evlerine bakarken bayağı düşünüp işin içinden çıkamıyorsunuz.
 
Bu bunalım halimiz, çocuklara kısa bir tarih dersi verdikten sonra, şehri terkederken kayboldu. Hatta yola çıkalı henüz bir saat olmuşken, yol kenarında gördüğümüz dizi dizi kuzu çevirme restoranlarından birine dalınca tamamen eski neşeli tatilci fetih moduna dönmüş olduk. Tatilin ilk yemek mucizesini yaşadığımız,- sonraki yemeklerin hepsinin birer lezzet ve fiyat mucizesi olacağını bilmiyorduk henüz, tüm yemeklerin pizza hut'ın yiyebildiğin kadar ye,10lira öde, öğlen promosyonları misali, yiyebildiğin kadar et ye, balık ye, deniz ürünü ye, şarap iç, bira iç, bir çimdik ödeme şeklinde  olmasıyla bir şölene döneceğini anlamamıştık - restorandan çıkıp, 500 m ilerleyip, polis tarafından çevrildik.
 
En fazla 70-80 km civarı hızla gittiğim için, içim çok rahat bir şekilde polis amcalara gülümseyerek bakarak, ''pardon sizi yanlış durdurmuşuz, buyrun devam edin''diyeceklerini düşünürken, ''hız sınırını aştınız 150 ile 300 euro arası cezanız var''' lafını duyunca, önce kuru kuruya bir yutkundum. Arabadaki erkek nüfusun hepsinin, restoranda rakı diye yutturdukları brendileri içerek zil zurna sarhoş olmalarından dolayı, tüm şirinliğimle polise fazla hız yapmadığımı, sadece 70 civarında gittiğimi söylediğimde, adamın bana hız sınırının bulunduğum yerde 40km olduğunu söylemesi ile ''dalga mı geçiyor, burası şehirlerarası yol değil mi yahu, yoksa burası adamların şehirleri de, apartmanlar dağların arkasına mı saklanmış'' diye düşünürken, bu işin içinden nasıl sıyrılacağımız konusunda bayağı endişelendim. Tam o sırada arabadaki dişi kuvvetlerden biri yardıma gelerek, tüm şirinliği ile 10 euro'ya bu işi halledebileceğimizi polise söylediğinde, bugüne kadar trafik polisiyle yaptığı bütün konuşmaları ''ama kocam doktor!'', diye bitirerek, polisi sinir etmek dışında, hiç bir başarı elde edememiş biri olarak, ona yok artık çüş! bakışı fırlattım ama, polisin ''peki ama bundan sonra hız yapmayın, tamam mı!'', demesi, bir de üstüne, ''biz Türkiyedeki polisleri biliriz, bizi onlarla karıştırmayın'' diye eklemesi, bende tam bir alacakaranlık kuşağı etkisi yarattı.
 
Cezadan 10 euro ile yırtıp kendimizi Mostar kentine, saatte 40 ile 60 km arasında bir hızla giderek tam 2, 5 saatte atmış olduk.
 
Köprünün savaş sırasında yıkılıp, sonra Macar dalgıçların nehirden orjinal taşları çıkartması sonucunda tekrar yapılmış olması, bizi yine o garip hüzne boğarken, ''yeter artık yahu, tatile geldik!'' diyerek silkinip kendimize gelebildik.
Kendimizi Hırvatistana attığımızda, arabaların hala çalışıyor olması, diğer arabayı kullanan ve göz doktoru olan arkadaşımızın hırvat polisinden, sınıra yaklaşırken, ''körmüsün kardeşim bak, police yazıyor, bak sınıra 20m yazıyor, bak yavaşla yazıyor gibi tacizlerine maruz kalmasıyla, dengelenerek bizi iyi bir ruh haliyle Split'teki otelimize kadar idare etti.
 
Sonrası, deniz, doğa, yemek, yine deniz, yine doğa, yine yemek şeklinde geçen bir tatilken, arada Türkiye'den gelen, kim hapse girdi, kim çıktı, kim şike yaptı, kim yapmadı, oh bizimkiler yapmamış, sizinkiler yapmış geyikleri ile renklenip, arada pardon Hırvatistandayız di mi, yanlışlıkla Japonyaya gelmedik di mi, bu kadar japon şaka di mi, şaşkınlıklarıyla sürerken, Dubrovnik'e inmeyi becerdiğimizde de, karşılaştığımız Türk nüfusun buraya Bodrum muamelesi yaptığını görerek bayağı eğlenceli geçti.
 
Üstelik Ezel, Binbirgece ve Asi dizileriyle bizi bağrına basan Hırvatların, dizilerin gidişatları ile ilgili, bizi sorgu yağmuruna tutmalarından dolayı, bayağı havaya girerek, CERN deneyinin sonuçları üzerine biraz sonra açıklama yapacak, dünyanın bir numaralı fizikçileri edasıyla, ''azzz sonra'' vurgularımızı da yapmadan edemedik.
 
Bu arada muhteşem doğası olan bu dalmaçya kıyılarındaki tüm kentlerin, küçük kalelerle çevrili olduğunu gören çocuklara, kaleleri, savaşları anlatmak bayağı zor oldu. Özellikle illaki ''içerdekiler mi iyi, dışardakiler mi?'' diye soran küçük kızıma, bazen içerdekilerin dışarda, bazen de dışardakilerin içerde olabileceğini anlatmak, bunu anlayamadığımız için hala savaşların devam ettiğini söylemek, kısaca bu dünyada yüzyıllardır coğrafyalar değişse de, herşeyin aynı şiddetle yaşandığını anlatmak gerçekten de bayağı zor ve moral bozucuydu.
 
Son bir kaçamak yaparak kendimizi Karadağ'a atıp, orada yüzyılın garsonu Branco ile tanışmamız ise gezinin bonusuydu. Kendisinin bir garson olarak muhteşem olması, kızlarımın etlerini kesmelerine yardım etmekten tutun da, tüm yemekleri bir laboratuar çalışanı titizliği ve özeni ile açıklaması ve sunması, güler yüzü ve becerisi, ingilizleri çatır çatır çatlatacak kadar mükemmeldi. Tüm bunlara ek olarak, bir tarih profesörü becerisiyle, bizlere Karadağ ve Sırbistanın neden ayrı iki ülke olarak ayrılmak zorunda kalışını, açıkça Amerikaya geçirerek anlatması ise yaşanması gereken bir tecrübeydi.
 
Son olarak gezi sırasında tanıştığımız bir Makedonya göçmeni olan Muzaffer bey ve ailesinin bizi neredeyse evlat edinecek düzeyde yoğun olan misafirperverliklerini, mümkün olsa Hırvatistanın herhangi bir yerinden ayağımıza uçak, tren, araba, gemi göndererek mutlaka evde ağırlamak istemelerini ve bu duyguyu yaşamanın orada nasıl bir keyif olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
 
Tatil güzel, tatil arkadaşları güzel, dalmaçya kıyıları güzel, macera güzel, eve dönüş güzel, savaş kötü, acılar kötü, adaletsizlikler kötü, faşizm kötü, şike kötü...

7 Temmuz 2011 Perşembe

SIĞ SULARDA NAÇİZANE SANAT YORUMUM!

Andy Warhol, ''Sanatçı, insanın ihtiyacı olmayan şeyleri üreten kişidir'' demiş. Valla kendisini şahsen tanımam, bu lafları özlü sözler kitabına bir cümle daha eklemek için mi söylüyor bilemem, hani demişti ya, bir keresinde ''herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak'' diye, bu da, nasıl bir laf etsem de, millet başucuna azsa bakış açısıyla söylenmiş bir söz mü anlayamadım, ama takıldım bir kere işte. 
 
Bir sanatçının insanı bu kadar somut düşünmesi nasıl olabiliyor diye kendi kendime soruyorum. Sanki biri olursa diğeri olmuyor gibi geliyor bana.
 
Şöyle bir hayal etmeye başladığımda, bu söz, mağara devrinde duvarlara resimler çizen atalarımızın yaptıklarını - biliyoruz o zamanlar yazı yok, adamlar dertlerini resim çizerek anlatabiliyorlar ancak - bir ihtiyaç üretimi olarak kabul edersek, bu resimlere sanat muamelesi yapamayacağız anlamına mı geliyor?
 
Yani resmin konusu ''karıcığım ben büyük boynuzu avlamaya gidiyorum, şu kayanın arkasında olacağım, beni orada bulabilirsin'' olunca, bu bir sanattan çıkıyor yerini not defterine mi bırakıyor?
 
Hadi böyle oluyor diyelim, ihtiyacımızın olmadığı şey dediğimiz zaman, canım sıkılıp ihtiyacım olmayan kağıt kayıklar yapmaya başladığımda, bunlar birer sanat eseri haline mi geliyor, bu konuda havaya girmek gerekiyor mu?
 
Biraz toplumsal açıdan bakarsak, ihtiyacımız olmayan maddeler ile çevrili bir dünyada yaşıyoruz, yani ikinci saatimiz, üçüncü şapkamız, beşinci gömleğimizle ilgili ihtiyacımız tamamen kişisel yorumlarımıza bağlı. Hani bunları alırken ihtiyaç olarak görüyor, sonra da aç insanlar için sokağa yemek atmayalım diyoruz ya, buradaki kişisel çelişkimizden yola çıkarsak, sahip olduğumuz tüm ikinci mallarımız için birer sanat eseri diyebiliyor muyuz?
 
Belki de Andy Warhol ''ihtiyacımız olmayan'' derken herhangi bir işe yaramayan demek istiyordur diye kendi kendime eklemeler yapıyorum bu söze. Şimdi evimize aldığımız bir biblo, aynısından yüzlerce üreten bir fabrikadan çıkmış bir eşya olarak, herhangi işe yarar bir araç olmadığı için sanat eseri mi sayılıyor?
 
Bunlarla biraz demogoji yaptığımın farkındayım da, üzerinde bu kadar demogoji yapmaya izin veren bir cümleyi de boşa harcayasım gelmiyor.
 
Bazen en çok ihtiyaç duyduğum şey sessizlik içinde çalan güzel bir melodi olurken, bazen dünyadan kopup içine girebileceğim bir film oluyor. Hiç anlamasam da bazı resimlerin önünde dakikalarca durmak bana iyi gelirken, hasbelkader gördüğüm bazı heykellerdeki kıvrımlar içimi bir tuhaf yapıyor. Bu duygulara hiç ihtiyacım yokmuş demek ise, biraz insanlıktan çıkıp makineleşmek oluyor, yani bir insan hem sanatçı olup, hem insanlara neden makine muamelesi yapıyor ben bunu anlayamıyorum işte...
 

5 Temmuz 2011 Salı

SEVGİLİ OLMA DURUMUNUN ÜÇ MADDELİK AÇIKLAMASININ OBJEKTİF DEĞERLENDİRMESİ, PÖH PÖH PÖH!!!

İnsanlar yeterince uzun süre, bir ortamda muhabbete dalınca, konular öncelik sıralarına göre ortamdan nasiplerini alıyorlar.
Futbol, politika, dedikodu, yemek falan derken, ortamın entelektüelliği ve hatta elitliği kaldırdığı kadar, müzik, sanat, sinema, ortamın ayrıksılığı kaldırdığı kadar da, bilim ve felsefe konuşulsa da, muhabbet dönüp dolaşıp, bir noktada üstü kapalı bir cinsellik ile, oradan da aşk ve ilişkilere uzanıyor. Bizimki gibi gruplarda ise muhabbet, futbol politika, dedikodu, yemek, dedikodu, dedikodu, yemek, futbol, dedikodu ekseninden kurtulabilirse, bir anda kendini aşk ve ilişki zemininde şıp diye bulabiliyor. Aradaki sanat, müzik ve bilim konuları kendi kişisel zevk anlayışlarımızın avukatlığı boyutundan bir türlü kurtulamadığı için, ben şu şarkıyı seviyorum, şu film de acayip ağladım ifadelerinden bir adım öteye gidemiyor. Olsun, biz aşk, ilişki, evlilik muhabbetleri ortamına varabildiğimiz zaman bile kendimizi biraz daha nefes alır buluyoruz.
 
Böyle muhabbetlerin birinde, masadaki 3 çiftten oluşan altı kişi ile, iki insan arasındaki ''sevgililik'' ilişkisini nasıl tanımlanabileceği üzerine konuştuk. Biraz elma ile armudu birbirine karıştıran kısa bir süreçten geçtikten sonra, - herkes önce nasıl bir ilişki istediğini anlatmaya başladı, oysa konumuz, hangi elmayı sevdiğimiz değil, elmanın ne olduğunu anlamaktı - kişisel tanımlamalarımızla olaya girdik.
 
Ortak tanımlama sevgililik ilişkisinin olmazsa olmazının cinsellik olduğu yönündeydi.
En azından başında, sonunda, ortasında, ilişkinin bir yerlerinde cinselliğin yaşanması veya yaşanmış olması illaki gerekiyor. Bu da, ilişkiyi aşktan ayıran önemli bir nokta oluyor, çünkü aşk kendi içinde platonik yaşanabiliyor, oluşturuluyor, kurgulanıyor, büyütülüyor hatta bitirilebiliyor. Yani her ilişkinin içinde aşk olması gerekmediği gibi, aşkın içinde de, ilişki olması gerekmiyor.
 
Sevgililik ilişkisi içinde, ikinci sırayı paylaşım aldı. Yani paylaşım olmayınca ilişki olmuyor. Herkes kendince bu paylaşımın nasıl olması gerektiğini farklı tanımlıyor, kimine göre beraber eğlenmek, kimine göre benzer hayat görüşleri, kimine göre aynı idealler, kimine göre aynı sosyal çevrelerde geçirilen zamanlar, kimine göre ise bunların hepsi. Ama ortak fikir, paylaşım olmazsa ilişkinin de olmayacağı yolunda ki, zaten bunu belki de sadece sevgililik ilişkisi için değil, ''ilişki'' olarak tanımlanabilecek her iletişim şekli için de kullanabiliriz, gibi bir sonuca varabiliriz.
 
Tartışmaya bir ilişkinin ''sevgililik ilişkisi'' olabilmesi için gerekli üç temel unsuru tanımlamak diye başladığımız için, yukarda saydıklarımıza bir üçüncü maddeyi eklemek için herkes, kendince kafa yorup, sonunda ''romantizm'' adı altında, aslında bir yönüyle her yere çekilebilecek ifadeler kullanmaya başladı. Romantizmi, ''gerekli veya talepli olmadığı halde başkasını mutlu etmek için yapılan şeyler'' olarak somut bir noktaya getirip tanımladıktan sonra, bunun sevgililik ilişkisinin olmazsa olmazı olarak tanımlamak, herkesi çok mutlu etti. Ama ben kendimce, sonradan düşünüp, bunun tanımlama için çok da gerekli olmadığı kanaatine vardım. Bu olsa olsa, ilişkinin kalitesini arttırabilecek bir şey olabilir gibi geldi bana. Yani sulu ve lezzetli bir elma ama elmayı elma yapan şey değil. Çünkü illaki dünyanın bir yerlerinde yumuşak kumlu elma sevenler de olacaktır, diye düşündüm birden. Ya da çürük elmaları da yemekten zevk alacak birileri vardır, hatta belki de elmayı pişirmek, çiğ yemekten daha keyifli bile olacaktır bazıları için. Yani sözkonusu romantizmi, fazla idealize etmeden, ilişkisini  yaşamak isteyip de, bunun eksikliği ile ilişkisinin tanımının değişmesine izin vermeyecek insanlar da mutlaka vardır.
 
Konuşmada en çok dikkatimi çeken, bu üç ana unsur etrafında dönen sevgililik ilişkisinde, herkesin hayatında en dibine kadar yaşadığı ve yaşattığı, ama iş tartışmaya ve konuşmaya gelince etrafından bile dolaşmadığı sahiplilik, aidiyet veya sadakat konularının sözünün bile edilmeyişiydi.
 
İnsanlar arkadaşlarının başkalarıyla arkadaş olmasını kabullenirler ama sevgililerinin başkalarıyla sevgili olmasını asla kabul etmezler. Böyleyken bu tanımı, ana tanımları içinde yer alan ilk üç maddeye nasıl eklemezler, orada biraz durup düşünmek gerekiyor. Bu bizim içimize işlemiş ikiyüzlülüğümüzden mi, yoksa  ''allahın emri o, kardeşim, söylemeye gerek mi var'' bakış açısından mı, kaynaklanıyor doğrusu bilmiyorum ama, pratikte bir ''sevgililik ilişkisini'' tanımlarken, bunu diğer ilişkilerden ayıran en önemli faktörlerin, bir çok kişi için ''cinsellik ve hesap sorma hakkı'' olduğunu kabul etmek gerekiyor.
 
Elbetteki bu tanımlamalar herkesin kendi içinde ürettiği tanımlamalar, ancak sorun yine içimizde yaşadıklarımızla, dışarı yansıttıklarımız arasındaki farkların zaman zaman bizi ne kadar garip durumlara düşürdüğü ile ilgili aslında.
 
Özümüzdeki ilkel duyguların bize ne kadar hakim olduğunu bilmek, bunlarla barışık olmak, bunları kabul edip yok saymamak, tüm tanımlamalarımızda, - o tanımlamalarımızın yaşam mottolarımız olduğu düşünülürse- bize gerçek anlamda dürüstçe yol gösterecek farkındalıklar olacak.  Sorun sadece kendimize bile tarafsız olabilmekte...

30 Haziran 2011 Perşembe

ŞAŞKIINN BAKSANA BANA; ŞAŞKIINN!

Kendimi şehirde bulduğumun ikinci haftasında, başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmezdi. Yaklaşık 10 yıldır arabasından dışarı adımını atmayan, ve de, yurdum insanı ile toplu taşıma araçlarını paylaşmayan bir ''elit'' olarak, yeni iş yerimin bulunduğu İstanbul'un kalbinden, her yöne araba ile gitmenin saçmalığını keşfettim elbette. Bu durumda pek sevgili zırhlı aracımın içinden çıkarak, özüme dönüp, halkın içine karışınca, araba öncesi dönemden bir sürü yeteneğimi de bu yıllar içinde kaybetmiş olduğumu görüp, kendimi esefle kınadım. Gençliğimde kazandığım, topluluklar arasında yaşama ve ayakta kalabilme becerimin ne hallere düştüğünü görünce, yine de, kendimi, umutsuzluğa kapılmamak için, ''bu iş bisiklete binmek gibi, iki omuz, bir tekmeyle hemen hatırlarsın'' gibi ifadelerle tekrar motive edebildim.
 
İlk şokumu, metroda önümde yürürlerken, bir yandan da randevu programlarını yapan bir çiftle yaşadım. ''Şimdi 9.38'deki metroya binersek, saat 9.51'de de Taksim'de olursak, 10.04'de ofiste oluruz'' diye geçen dialog sonunda, yıllardır İstanbul trafiğinde araba kullanan biri olarak, herhangi bir ulaşım planını değil dakikalarla, saatlerle bile tutturamayıp, ve bu durumu ''ehh, İstanbul'da yaşıyoruz kardeşim, anlayış gösterilmesi gerek'' gibi son derece genel bahanelerle rasyonelleştirdikten sonra, adapte olmak için bir süre bekleyip kendime gelmem gerekti.
Kendi kendime, bu kendini bilmezlerle dalga geçerken, ''hem nerede yaşadıklarını sanıyorlardı ki bu gerizekalılar, burası İstanbul oğlum, asla hiçbiryere planladığın zamanda varamazsın, bu şehrin güzelliği bu, insanda geç gelmeyi normalleştiriyor işte'' düşünceleri içinde gülümserken, 9.38'de durağa gelen metroya ağzı açık ayran budalası misali bakakalmam bir yana, 9.51'de Taksime varmanın da çok uzak bir ihtimal olmadığını görmüş oldum.
 
Vay anasını, köyden indim şehire misali, Haydarpaşa garından elinde valizleriyle çıkarak, şehir hatları vapurlarına bakıp, hareket halindeki İstanbul'u fethetmeye gelen Şaban durumunda, metro maceralarım devam ederken, kendimi Taksim'den Cağaloğlu'na gitmek ile ilgili bir görev içinde buldum.
Dediler ki, hiç debelenmeyeceksin, füniküler ile Kabataşa inip oradan da metrobüs ile ver elini Sirkeci, veya Sultanahmet! Tek karar vermen gereken Sirkecide inip yukarı mı tırmanacaksın, yoksa Sultanahmette inip aşağı mı kıvrılacaksın, gerisi hava cıva!
Bu mühim konu üzerinde düşünürken, kendimi Kabataş metrobüsünde buldum. Şapşal turist durumunda, ters yöne giden metrobüse binmekten kılpayı kurtulup, doğru araca binmeyi başardıktan sonra, bir koltuğa oturup, ah benim güzel zırhlı aracım, ah canım trafiğim, ah kornalarım diye iç geçirmeye başladım.
 
Tam o sırada, gerçekten fil adam filmini aratmayacak derecede deforme uzuvları ve yüzü olan bir amcanın kendini metrobüse atıp, bir kadıncağızın yanına oturmasıyla beraber, düşüncelerimde de bir durulma oldu. Kadıncağız adamın görünüşünden oldukça ürkmüş olacak ki, bir süre sonra kendini dışarı attı. Kadının kendisinden uzaklaştığını anlayan adamcağız, uzun uzun arkasından bakarken, ve yanına görüntüsünden çekinip de oturmayanlara, zar zor çıkarabildiği seslerle ''burası boş oturun''  diye bağırırken, ''acaba kalkıp adamın yanına otursam, insanlar da benim yerime otursa, böylece zavallı adamcağızın sorununu da çözsem'' diye iyilik meleği pozisyonuna girmek üzereydim ki, bir turist beycik bu amcanın yanına attı kendisini. ''İşte'' dedim kendi kendime, şu yabancılar kadar olamıyoruz, tüm kavgamız görsellikle, işte böyle dışlıyoruz herşeyi'' falan diye, tekrar yurdum insanından hemen kendimi soyutlayarak cıkcıklamaya başladım. 
 
Herşey fil görüntüllü adamın yanındaki turiste tekme tokat girişmeye başlamasıyla bir anda dondu kaldı! Gaipten sesler de duyan ve aynı zamanda maalesef zekasal da özürü olan bu talihsiz adam, bir yandan yanındaki adama vuruyor, bir yandan da susmasını söylüyordu. Neye uğradığını şaşıran turist, ne söylendiğini anlamadığı gibi, kollarıyla kafasını yüzünü kapatarak darbelerden korunmaya çalışıyordu. Bizim sorunlu amcamız sonunda durup kendini başka bir koltuğa attı ve turiste hakaretler yağdırmaya devam etti. Arada ''oraya gelirsem, ....'' vari seslenişlerle de, bu işi tam da bitirmediğini anlatıyordu. Turiste durumun tercümesini yapmak ve zavallının ''mentally retarded'' olduğu ile ilgili bilgi vermek de yine bendenize düştü.
 
Hala, turist bey beş on saniye daha yavaş davransaydı, o tekme tokatların benim başıma patlayacağını ve kendini zırhlı aracından halkın içine attığı ilk gününde dayak yiyerek muhtemelen bir daha asla evden çıkamayacak olan zat-ı alimin, kılpayı kurtardığı totosunu düşünerek, metrobüsten koşar adımlarla kaçarken, son dakikada düdüğüyle yanlış yerden karşıdan karşıya geçtiğim konusunda beni uyaran tramvay memurunun bağırışları kulaklarımda çınlamakta.
 
Bu kadar adaptasyon egzersizi bir gün için yeter diyerek dönüş yolculuğumda bulduğum ilk taksiye atladım elbette. Yaşasın trafik, yaşasın korna sesleri, yaşasın türkülerimiz, yaşasın taksideki crık crık telsiz sesleri ve tabi ki her yere geç kalmanın dayanılmaz hafifliği...

18 Haziran 2011 Cumartesi

KİTAP OKUMA ÜZERİNE MEKAN İNCELEMELERİ DENEMELERİ...

Genel yaşam mekanlarımın değişmesiyle birlikte inanılmaz bir konu zenginliği içinde buldum kendimi. Nereye baksam ''üf şimdi şu insanın şöyle oturuşundan, hatta şöyle konuşmasından ben kesin bir yazı döşenirim'' modunda, insanlara Newyork Zoo'daki görülmeye değer hayvanlar muamelesi yapmanın utancı içersinde, ama yine de, büyük bir hevesle gözlerimi açarak yeni mekanlarıma uyum sağlamaya çalışıyorum.
Son zamanlarda sıkça kullanmaya başladığım metrodaki,''Acarishwoman in İstanbul'' sakinliği ve maalesef snobluğuyla etrafı süzerken keşfettiğim durum, son derece ilgi çekiciydi benim için. Meğer bizim insanımızın kitap okuması için şehre metro gelmesi gerekiyormuş. Yıllardır yazarımız, çizerimiz aydınımız ve daha bir sürü kendini sosyal tespit üstatlığı ile konumlamış nice kişilerimiz tarafından, dünyanın kitap okuma sıralamasında son bilmem kaçlarda sürekli yer almasıyla itham edilen bir ülkede yaşamanın acısını, kitap okumayı deli gibi bir tutkuyla seven bir insan olarak ağır ağır çekerdim. Daha fazla eğitim, daha fazla modernizm, daha fazla imkan, kitaplar ucuzlamalı, kitapçılar artmalı, kitap çeşitleri artmalı, daha çok yazara destek çıkılmalı, daha fazla çeviri yapılmalı, daha, daha, daha derken işin sırrı daha fazla metro yapmaktan başka bir şey değilmiş de, biz bunu öngörememişiz.
Meğer bizim insanımız da kitap okumak için, insanların yan yana koltuklarda sıralandığı, 3'er dakikalık istasyon aralıklarıyla ''bir sonraki durak Mecidiyeköy, next station Mecidiyeköy'' anonsları eşliğinde, bir anda vınlayan ve bir anda gıcırtılı fren sesleri ile yavaşlayan o müthiş atmosferin yaratılmasını bekliyormuş.
Hatta yer bulamayıp oturamayan, ayakta olsa bile bir elinde çantası, diğer eliyle de düşmemek için bir yerlere tutunması gereken bazı insanların, herşeye rağmen mutlaka kitap okumak için, nereleriyle tuttuklarını asla anlayamadığım kitaplarını okuma mücadelelerini görünce, ''kesin yer altında keramet varmış kardeşim, bu işin de sırrı buymuş'' diye düşünmeden edemedim yol boyunca.
Oysa kitap okumayı bir tören gibi yaşayan benim gibiler için, metroda kitap okumak, bir kaç satırla daha ne olduğunu, ya da yazarın tam da ne demek istediğini anlamadan, son durağa varılacak ve varıldığında da, ''acaba inmesem de bir kaç kez Levent/Taksim arasını gidip gelsem mi, bu bölüm başka türlü bitmez!'' diye düşünülecek bir sıkıntı durumundan başka bir şey ifade etmiyor maalesef.
Kitap okumak için bulabildiği tek zamanın, metrodaki toplasan en fazla 15 dakika sürecek yolculuğu olduğuna inanmak mı bu insanlar için daha fazla üzülmeme neden oluyor, ya da ''sokağa atamayacağım bir 15 dakikam var, bari onu da kitap okuyarak geçireyim'' demeleri mi, veyahutta, ''gittim gördüm, gidemediysem de televizyonda, sinemada izledim, bu işin raconu buymuş, adam bombalamak için metroya biner, kimse ona bakmaz çünkü herkes harıl harıl kitap okuyordur, burada adet bu!'' diye düşünmeleri ve saflıkla kendilerini bu noktada batılı türdeşleri ile özdeşleştirmeleri mi, henüz çözebilmiş değilim.
Ama bu insanları kitap okurken görünce üzüldüm ben. Bir çok kişinin ''insanlar kitap okuyor diye üzülüyorsan, sen de bir acayiplik var'' dediğini duyar gibi olsam da, ne yapayım üzüldüm işte! Çıkıntılık bu ya, bu duygular olmasa yazacak şeyleri nereden bulacağım ki!
Valla en güzel kitap okunacak yerler sıralamasını da vermeden edemeyeceğim kendimce.
1. sırayı, gece uykusu öncesi, tüm günün sorumluluklarını yerine getirmişliğin rahatlığı ve kendinle bir başına kalmanın huzuru ile yatağa uzanıp, başucu lambasının yumuşak ışığı eşliğinde okumak alır benim için.
2. sırada deniz kıyısının, dalga ve martı sesinin o hiç bir müziğe değişmeyeceğim melodisi eşliğinde, (zaten ben müzik eşliğinde kitap okuyamam, ya müziğe kayar aklım kitaptan bir şey anlamam, ya kitaba dalarım müziğe kuru gürültü muamelesi yaparım) bir çay bahçesi veya bir deniz kıyısı bankı olur mutlaka.
3. sıraya da, eğer evdeysem, öğleden sonra, hatta akşam üstü keyfi diyebileceğim, kışın yağan yağmur veya puslu havanın loşluğunda bir barçak çay ve üzerimde üşümesem bile dekoru tamamlamak için sarındığım battaniyem ile bir koltukta , yazın ise açık pencerenin önünde, hafif bir esintiyi yakaladığım her anda, okumaya verebilirim sanırım.
4. sırayı çok keyifli olsa da, her an ulaşılamayacak bir durum olan uzun yolculuklara verebilirim. Ulaşım aracı araba olmadıktan sonra, -çünkü inanılmaz bir mide bulantısı araba okumalarının baş belasıdır benim için- her türlü araç içinde uzun yolda okumak dünyanın üzerinden kopmakla aynı duyguyu yaratır bende.
5. sırayı ise yine yaşanabilecek en büyük keyiflerden biri olarak görsem de, sıklığı açısından arka sıralara düşürmek zorunda kaldığım plaj okumaları alır. Denize nazır, kafamı gölgeye çakıp, bacaklarımı ise illaki güneşe vererek - bacaktan kanser olmadığıma inanmışım bir kere - kitap okumanın keyfini hiç bir mekan, aynı şekilde veremez diye düşünüyorum.
Metro mu? Aslında bu kadar takılmamak lazım, belki de herkesin kendi listesinde metro okumaları benim asla bilmediğim keyiflerle açıklanır. Ben sadece henüz bu açıklamalara vakıf değilim ne yapalım...

10 Haziran 2011 Cuma

KEŞKE YETERİNCE SEVİLSEYDİK!

Yazı yazmaya biraz meyilli insanların yazma rutinleri oluşuyor bir süre sonra. Bence bu rutinler, sanki parmak izi gibi, herkeste bambaşka bir şekilde ortaya çıkıyor. Kimisi sabah gözünü açar açmaz, gece rüyasında gördüğü diğer hayatın izlerinin tazeliği ile, kendini yazısının başında bulup yazmaya başlarken, kimisi de, şöyle bir güzel sabah kahvaltısı, ardından da sabah kahvesi ve keyfi sonrasında, oturuyor yazısının başına.
Benim yazmayla ilgili mücadelem ise hep uyku ve uyanıklık arasında oluyor. Gözlerim kapanmak üzereyken aklımdan cümleler geçmeye başlıyor, bir gayret, ''bari şu cümleleri bir yere not edeyim, uyanınca şöyle aklı salim bir kafayla yazarım'' derken, o notlar birbirini takip etmeye başlıyor. İşin en kötü tarafı ise, bu not alışlar sırasında bir türlü uykum kaçmıyor, halbuki kaçsa, ben de adam gibi notları arka arkaya sıralamak yerine, onları kendimce düzgün cümleler ile bağlayıp bir yazı oluşturacağım ve en azından kendi yazı rutinimi tarif ederken ''ben geceleri yazıyorum azizim, gündüz aklım hiç bir şeye işlemiyor'' gibi havalı ve de özel cümleler kurabileceğim.
Neyse, sonuçta geceleri uykulu notlar alan, sonra da gündüz bulduğu abuk sabuk zamanlarda o notlarla uğraşan, hatta uyku sersemi alınan notları da,  çoğu zaman ''ne alaka yahu bu şimdi!'' merak halleriyle  çözmeye çalışan benim için, böyle havalı cümleler maalesef işe yaramıyor.
Şöyle uzun uzun konuya girerken, aslında yaptığım, ''yazmak için uykuyla mücadelem'' diye aldıığım bir notun, biraz sonra yazacağım cümlelerle hiç bir bağlantısının olmadığını farkederek, bir bağlantı oluşturabilmek adına debelenme girişiminden başka bir şey değil... Notu almışım o kadar, gecenin bir körü, uyku sersemi boşa mı gitsin yani!
Yazmak istediklerim aslında şu aralar okuduğum Ece Temelkuran'ın ''İkinci Yarısı'' adlı kitabından kafamda kalan bazı ifadelerle ilgili. Bunlardan bir tanesi çok takıldı kafama bugün:
''Kimse yeterince sevilmedi çocukluğunda, çünkü insanlık henüz yeterince sevmek diye bir şeyi keşfedemedi'' diyor Ece Hanım kitabında.
O yüzden de hiçbirimizin çocukluğunun süper olmadığını söylüyor. Çok düşündürdü beni bu sözler.

Yaşadıkça ve insanları başka başka görmeye başladıkça, hepimiz arıza, hepimiz yaralı, hepimiz ne kadar eksiğiz düşüncesi uzun zamandır benim de aklımı kurcalıyor. Belki de bu içe dönüş ve arıza dedektörü durumu bu yaşlarda başlıyor. Köprüden önce son çıkış misali, arızanın bir nebze olsun giderilmesi için de son şansın diyor hayat. Daha gençken arızanı anlayabilecek kadar tecrüben yoktu, daha çok yaşlanınca da, arızanı çözecek enerjin olmayacak, ha şimdi hallettin hallettin, olmadı bir bardak soğuk suyla, hem sen, hem yakınların için oldukça zor bir yaşlılık bekliyor seni!
''Bu arızaların sebebini boşver , nasıl çözebiliriz onu düşün!'' sürecinden çıkıp, ''ya biraz da sebeple boğuşalım bakalım!'' sürecine geçişim de, benim biraz bu ''yeterince sevilmedik'' ifadesiyle gerçekleşti. İlla ki yeterince, hatta fazla bile sevildiğini düşünen arızalar vardır etrafta, onların da arızaları inkardır zaten, o yüzden gülüp geçip, bizi niye kimse yeterince sevmediyi deşmek şu anda bana çok daha enteresan geliyor:)
Alamadığımız sevgilerle, eksik kalan kişilik değerlerimiz yüzünden, yaşamın her eksiğini kendi kendine doldurmak zorunda kalan yorgun egolarımız, sonunda,  doz doz narsistler olarak etrafta dolaşmamıza neden oluyor. Yeterince sevilmek diye bir şey olsaydı acaba, bu yetişkin arızalarımız tamamen ortadan kalkabilir miydi diye düşünüyorum.
Yeterince sevilmiş olsaydık, herkese güvenebilir miydik acaba? Yaşamadığımız güvensizlik sorunlarının, yaratmayacağı zaman kaybı ve hayal kırıklıkları ile acaba çok daha yeni model bir insan olabilir miydik?
Yeterince sevilmiş olsaydık, tatminsizliklerimiz olmadan bardağın kalan boşluğunu sürekli tamamlamak uğruna deli gibi heba eder miydik kendimizi?
Yeterince sevilmiş olsaydık, korku üretmeyecek olan kişilklerimiz sayesinde, daha sakin, daha toleranslı ve kıskanmayı bilmeyen yaratıklar olarak bir tür oluşturabilecek miydik?
Yeterince sevilmiş olsaydık, kendimizi olduğumuz gibi görmeye ve kabul etmeye katlanabilir miydk acaba?
Yoksa insan asla yeterince sevilemeyecek mi? Bu da bizim üretim hatamız mı? Çünkü sevgi kendi içinde bir açlık ve bağımlılık yaratan bir şey mi? Açlık ve bağımlılık yaratan bir şeyin kendi kendine bir doyum üretmesi mümkün değil mi? Tanımlanan bir yeter noktası asla olmadığı için eksik sevgilerimizle yaşamaya mahkum üretim arızaları olarak acaba ne kadar süre kullanılabileceğiz?
Notları bağlaya bağlaya hepsini bitirmişim. Bunlardan sonra uyku galip gelmiş, iyi ki de öyle olmuş, ya olmasaydı? Ya ben sabaha kadar bu soruları sormaya devam etseydim...