30 Nisan 2012 Pazartesi

HAKLI ÇIKMA SANATI...

Son zamanlarda okuduğum muhteşem kitabın adı ''Eristik Dialektik''. Öyle adına bakıp ürkmeyin hiç de anlaşılmayacak veya sizi felsefenin derin sularında boğacak bir kitap değil. Adının fiyakasının yanısıra, tam da günlük yaşamın yansıması ''reality show'' tadında bir okumalık. Kitabın adının açıklaması olarak ''Haklı Çıkma Sanatı'' da diyebiliriz. Yazan kendi şahsına münhasır, pek karamsar, pek açıksözlü, ama dünyanın nimetlerinden pek faydalanamamış olmanın getirdiği öfkeyle, pek saldırgan filozofumuz, yüce üstat ''Schopenhauer'' beyefendi.
 
Bilen bilir belki ama, bu sevgili filozofumuz küçük yaştan itibaren özellikle annesi tarafından maruz kaldığı sevgisizlik sonrasında, kimseyi sevmeyeceksin!, hiçbirşey beklemeyeceksin!, hiçbir şey arzulamayacaksın! vs gibi, onemirvari bir liste çıkararak, okuyanları ''bari ölelim, bu hayat yaşamaya değmez!'' modunda bir ruh haline sokmuş ve hayattan bezdirmiştir; ancak biraz derine dalıp, o derin zekanın keşfettiği gerçekleri yakalamaya başladığınızda da, ''vay be! bu adam hayatın sırrını çözmüş, onunla ciddi ciddi dalga geçiyor'' kıvamına gelirsiniz ki, benim bu kitabı okurken hissettiğim durum da tam olarak budur.
 
Kitaba gelince, hergün yaptığımız sakin veya şiddetli, ılımlı veya ateşli bir sürü tartışmada bilinçli veya bilinçsiz olarak kullandığımız bir sürü taktiği oturup, çıkarıp, hesaplayıp yüzümüze vuran, bunu yaparken de, yüzsüzlüğümüzle dalga geçmemize neden olan son derece değerli bir çalışma. Açık açık, haklı olup olmamanın veya adaletin bir boka yaramadığını, önemli olanın sıradan insan için, ki hepimiz aynı kategoriye giriyoruz, tartışmadan galip ayrılmak olduğunu, zavallı egolarımızın tartışmalarda yenilmeyi kaldıramayacak kadar kırılgan olduğunu öyle güzel anlatıyor ki, basitliğimizle barışıyor, hırsımızla yüzleşiyor, bir de üstüne üstlük bundan hiç de utanmıyoruz.
Yani kısaca bu kitap için söyeleyebileceğim en önemli şey, hiç de ''politically correct'' (politik olarak doğru, diplomatik, ortayolcu, tavşan boku gibi ne akar, ne de kokar, kibarlık için kasan, bir yöntem ve konuşma şekli) olmadığıdır.
 
Kitabın içinde bölüm bölüm tartışmadan galip çıkma taktikleri anlatılmış, öyle ki, nerede yalan söylenmesi gerektiği, nerede yanlış kanıt sunulması gerektiği, nerede psikolojik baskı yapılması, nerede çekip gidilip (karşı tarafı piç gibi bırakıp), nerede anlamazdan gelinmesi gerektiği süper bir şekilde belirtilmiş. İşin enteresan tarafı, konuyu böyle ortaya koyunca çok çirkin görünse bile eminim herkesin mutlaka tartışma sırasında, zaman zaman uyguladığı bu taktiklerin işe yarıyor olması. Ama tabi ki üstat bu konuda kitabın sonunda gerekli uyarıyı yaparak, bu işe yarayan taktiklerin aslında genel bir kendini kandırma durumu olduğunu, komplekslerimizi yatıştırmaktan ileri gitmediği, o gün eve gelen ekmek misali karnımızı doyurduğunu, ama hayatımızı güvenceye almadığını anlamamızı da sağlıyor.
 
Özellikel son hile olarak anlattığı ''kişiselleştirme'' de geldiği nokta, tıpkı bir chef d'oevre, bir masterpiece, bir başyapıt!..
 
Diyor ki üstat,''..tartıştığınız kişinin üstün olduğunu görüp, haklı çıkacağını anladığınız zaman, işi kişiselleştirerek hakaret, saygısızlık ve kabalığa başvurabilirsiniz. Tartışma konusundan uzaklaşın çünkü orada oyunu kaybetmişsinizdir, tartıştığınız kişinin üzerine saldırın, konuya ait argümanlar üretmekten vazgeçip, karşınızdaki kişinin kişiliğine ait argümanlar geliştirin. Bu zaten herkesin çok kullandığı bir yoldur çok sevilir. Neredeyse bütün tartışmalarda vardır.  Peki biri size bu yöntemi uygulamaya kalktığında ne yapacaksınız?...''
 
Schopenhauer de herkes gibi aynı şekilde karşılık vermenin sonunda karakolda ve gazetede 3. sayfa haberi olarak biteceğini bildiği için bu yöntemi önermiyor. Onun yerine karşı tarafı çıldırtacak bir soğukkanlılığa bürünerek ve onun kişisel sataşmalarını duymazdan gelerek konu hakkındaki zaferinizin tadını çıkarın diyor.  Tabi bunun karşı tarafı çıldırtacağını da bildiği için, kibirinin tatmin edilmediği durumda, kendisine hiçbir haksızlık yapılmamış bile olsa, sadece tartışmada yenildiği için, işi kişiselleğe döken insanın ciddi bir yara alacağını, insanların ancak kendilerini başkalarıyla kıyaslayarak kibirlerini tatmin edebildiklerini, tartışmada yenilmenin bu insan için zihinsel gücünün başkalarının altında kalması anlamına geldiğini ve saldırmaya devam edeceğini söylüyor.
 
Eğer ortaya çıkacak olan bu kadar stresle başedemeyecekseniz en güzel yolu da tarif ediyor: ''İlk karşına çıkanla tartışma! Yalnızca iyi tanıdığın, saçmasapan şeyleri savunmayacak kadar anlama yetisine sahip olduğunu ve utanılacak durumlara düşmeyeceğini bildiğin kişilerle tartış! Otoritenin veya kendi egosunun dikte ettiklerine göre değil, nedenlere, gerekçelere dayanarak tartışmayı sürdürenlerle, sunulan nedenleri dinleyip dikkate alanlarla ve nihayet gerçeğe ve adalete, karşı tarafın ağzından çıkıyor olsa bile değer veren, kendisinin haksız olduğunu kabul edebilecek kadar adil olanlarla tartış. Demek ki, 100 kişi içinde tartışabilecek ancak 1 kişi bulursun, olsun sana yeter. Diğerlerini bırak onlar kendi aralarında konuşsunlar, bırak onlar kendi yanılgılarında anlaşsınlar. Sonuçta Voltaire'in dediği gibi: ''La paix vaut encore mieux que la verité'' (Barış hakikatten daha değerlidir)...

17 Şubat 2012 Cuma

DÜNDEN BUGÜNE AŞKA BAKIŞ:)

Sevgililer günü nedeniyle midir nedir, çok fazla aşk muhabbetine maruz kalmaktan dolayı dayanamadım, içimdekileri dökeyim dedim. Zaten arada sırada bu konuyla ilgili yazmışlığım vardır, ama bu sefer, biraz iğne çuvaldız hesabı yapıp, aşk yanlışları!!! üzerine konuya girmek istedim. Konu başlığına bakıp, teorik kavramsal bir inceleme bulacağınızı sanmayın, tamamen sübjektif ve tamamen duygusal! bir yazı oldu bu...

42 yaşına gelmiş bir kadın olarak, bugün aşktan anladığımla, yirmi yıl önce aşktan anladığım arasında çok ciddi fark var. Bunun olumlu bir şey olduğunu, yaşlandıkça olgunlaştığımı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Yirmi yıl önce aşktan anladığım şey, sanki kulağa daha olgun ve ayakları yere basan bir durum yaratırken, bugün anladığım şey ise tam bir keyif kaosu, coşku felaketi, tutku curcunası, heyecan çelişkisi falan filan, bilmem anlatabiliyor muyum?

20 yaşındayken, sevgilileri, kendilerine romantik sürprizler yapan, çiçekler, hediyeler alan arkadaşlarım vardı. Gözümle hiç de tutmadığım bu sevgilileri, paranoyakça bir düşünceyle eleştirir, hatta durumu ''sevgilisine böyle bir şey yapma ihtiyacı duyuyorsa, kesin sakladığı bir şey vardır, yoksa aldatıyor mu?'' noktalarına bile vardıracak kadar ileri gidebilirdim. Çünkü gerçek sevginin hiç bir şeye ihtiyacı yoktu, bana göre, hatta söylemeye bile! Cahillik işte! Bu şekilde düşünüyor olmanın, kedinin ulaşamadığı ciğere mundar demesinden mi, yoksa, ''akıllı kadınları yaptığın güzel şeylerle kandıramazsın'' kompleksinden mi kaynaklandığını, şimdi pek de analiz etme imkanı yok. Hepsi de olabilir tabi ki.

Sonuçta süprizsiz, hediyesiz, çiçeksiz ve de, bildik o biçimsel romantizmden tamamen uzak aşkları seçerek ve yaşayarak, kendimi çok değerli kıldığıma inanıp, muhtemelen karşı tarafta da, ''ne harbi kadın yahu! hiç biçimsel gösterişlere metelik vermez, tav olmaz, helal olsun'' düşünce tarzının gelişmesine ve yerleşmesine de sebep oldum. Büyük başarı gurur duyuyorum kendimle!!!

Sevgi ve saygıda kusur edilmeden, hayat içersindeki ihtiyaçların karşılandığı, dürüstlük ve güven dolu ilişkileri sayfa başlarına yazarak, sonraki cümleleri de hep kopyalayarak aşkı yaşayıp, bununla da mutlu olmak, işte, yirmi yaşında keşfedilen, bilinen ve tercih edilen aşk düşüncesi tamemen bu kadar aklı başında ve başarılıydı.

Sonra geldik 42'ye ve birden ergen damarları mı gevşedi, yoksa aşkı bu kadar küçümsemiş olmanın acısı mı çıkmaya başladı nedir, bilmiyorum, düşüncelerde bir sapma bir bozulma olmaya başladı ki, insanın o yirmi yaşındaki aklı selim halini yanına çağırıp, ondan bir nutuk dinleyesi geldi.

Dün akşam izlediğim bir dizide sevgililer gününü kutlamak için sevgilisiyle bir akşam yemeği programı yapan çok yoğun bir kadın cerrahın, işinden dolayı bu yemeğe yetişememesi, ama onun bu durumunu anlayan sevgilisinin, gecenin 11'inde mumlar, şarap ve çok özel bir menü ile doktor odasında bir masa hazırlatarak yine de o geceyi kutlamalarını sağlaması, tarafımca eskiden ''göz boyamacı, boş romantizm'' olarak ifade edilirken, bugün gözlerim dolu dolu ''ayy! ne romantik!'' dememe neden oluyorsa, gerçekten ya bir nutuğa, ya da sıkıca bir sarsılmaya ihtiyacım var demektir.

Elbette ''kapitalizmin, tüketim toplumunun, senin saf duygularını materyalist ifadelere yenik düşürmesine izin verme!'' diyecek çok aklı başında arkadaşlarım da olacaktır. Hepsine birden maalesef, ''hadi leeeennn!'', diyeceğim kusura bakmayın, çünkü her türlü saf duygumun artık bu biçimselliğe yenik düşmesine izin verecek kadar direndiğimi ve hayatın, ilişkilerin bir tek çiçekle bile maddeleştiğinde, çok daha farklı bir boyutta yaşanabildiğini düşünüyorum. O yüzden yirmi yaşındaki idealist halimin söyleyeceklerine maalesef şu an için karnım tok!

Son olarak bugün gazetede okuduğum bir yazıyı da paylaşmak istedim. Gustave Flaubert'in sevgilisi Louise Colet'ye yazdığı 1846 tarihli bir mektuptan alıntılanmış kısa bir bölüm, belki de bugüne kadar okuduğum en içimi gıcıklatan aşk ifadeleriydi: ''Seni ilk gördüğüm yerde aşkla, coşkuyla ve öpücüklerle sarmalayacağım. Seni bayılıp ölene kadar bedenin bütün şehvetleriyle tıka basa doyuracağım. Yaşlandığında bu birkaç saat aklına düşünce, neşeden kemiklerinin titremesini istiyorum''

Daha başka ne denebilir ki!!!

27 Aralık 2011 Salı

TEHLİKELİ AKLIN SABUKLAMALARI....

TVde Levent Kazak tarafından hazırlanan ''Heberler'' programına birşeyler yazmam istenseydi, muhtemelen böyle bir şey yazardım ama maalesef bu yazacaklarım bir mizah programının metni olmaktan çok uzak! Ama aynı zamanda başka bir şey olamayacak kadar da trajikomik!
Hani Fransa bir yasa çıkardı, hop oturuldu, hop kalkıldı, çok tartışıldı, yüreğimize oklar saplandı, arkamızdan vurulduk, öldük öldük dirildik, zamanında öldürülen herkesten daha fazla acı çektik!
Bu konuda herkes bir şey yazıyor, çiziyor da, bu sabah okuduğum bir yazıda yazanlar sonrasında, insan zekasının ilerililiğinin ve aynı zamanda geriliğinin, cinliğin ve salaklığın ve becerinin ve beceriksizliğin aynı anda olduğu, gerçekleştiği vuku bulduğu bir duruma şahit olmanın dayanılmaz ağırlığını yaşıyorum.
Şimdi yazıyı yazanın kim olduğu önemli değil ancak bu eleman bayağı bir çalışmış (wikipedya araştırmasını çok iyi yapmış), ve muhteşem bir şey yakalamış. Şu ermeni sorununu, sorunsalını, problemini kökünden çözecek bulguları elde etmiş. Herkes daha yerinde sayadursun bu zat, uğraşmış ve bulmuş! Hem de kaynak olarak sadece wikipedyayı kullanarak! Zaten eskiden bunu keşfedememiş olmanın sebebi bence ''eskiden wikipedya mı vardı be kardeşim'' cümlesiyle çok net açıklanabilir.
Eleman tezine şöyle başlıyor: '' Eskiden biz kendimize Türkiye diyorduk ama İngilizler bize ''Turkey'' demeyi seçtiler! Yani hindi bizim topraklardan Avrupaya yayılınca bize Turkey demeye başladılar. Yani bizim adımız hindiden gelmiyor, onlar bu garip hayvancağızı bişeye benzetemeyip bir isim üretemiyorlar ve ona geldiği yer olan Turkey diyorlar'' (Şu zavallı ingilizlerin akıl kıtlığına bir yanalım önce, dünyadaki binlerce çeşit hayvana isim bulmuşlar ama şu güzide Türkiyeden kaçan hayvana bir isim bulamamışlar!) Biz de böylece hindinin isim babası olup onunla özdeşleşmişiz.
Şimdi konu neydi ne oldu, ermeni sorunundan girip hindiye nasıl geldin, diyebilirsiniz ama biraz sonra yazacaklarım bir şeye nereden girip nereye varma konusunda, hepimizin en ince saç telini bile titretecek bir durumla karşı karşıya olduğumuzu hepinize gösterecek merak etmeyin!
Eleman tüm semantik ve linguistik bilgilerimizi sorgulatacak yeni bir açılımla çalışmasına devam ediyor ve ''Türk'' sözcüğünün kökü ile arapçadaki ''terk'' sözcüğü aynı kökten türemiştir!'' diyerek bize yeni bir ufuk açıyor. Buradan da ''talking turkey, cold turkey deyimlerine gönderme yaparak, bunların bir şeyi terketme, birine bir şeyi bırakma anlamına geldiğini söylüyor.
Buradan çiftleşen hindilere atlayıp genelde toplu halde çiftleşmeye giden hindilerin güçlü olanın aktif hale geldiği bir çiftleşme yaşarken, arada güçsüze de hak tanıyıp ''dişi'' bıraktığı mesajını alıyoruz. Yani hindiler kendileri için en önemli konudan bile arada sırada vazgeçebiliyorlar.
Buradan nereye çufçufluoyoruz peki? Türk, terk, turkey, hindi derken elemanımız diyor ki, Türkler bırakır, vazgeçer kendileri için sonuçta kötü olacağını düşünseler bile bir şeyi bırakabilme yetisine sahiptirler''
Ay yazarken bir şeyler olmaya başladı bile bana, soldan soldan mı geliyor, tünelin önünde ışık mı gördüm, anlayamadım henüz ama gözümün önünde bazı şimşek çakmaları yaşamaya başladığımı söyleyebilirim.
Ama dayanmam gerek çünkü dahası var!
Eleman buradan yola çıkarak, Ermeniler ile Türkler arasındaki farka atlıyor ve diyor ki, ''biz Türkler geçmişimizi geçmişte bırakma becerisine sahipken Ermeniler geçmişlerini geleceğe taşıyorlar''
Yani Türk ve terk aynı kökten bu yüzden biz bırakıyoruz!
Yani Hindi, yani ingilizlerin isim veremediği Turkey çiftleşirken bile ''si...ş'' hakkını arada güçsüze bırakabiliyor
Yani o yüzden Turkey ismi Hindiye cuk oturmuş
Ya da hayvanlara Turkey dendiktenten sonra adını aldıkları ulusa yakışır birer hayvan olma yolunda gururla çiftleşiyorlar
Yani Ermeniler sözcük köklerinde ''bırakma'' gibi anlamlara sahip olmadıkları için geçmişi bırakamıyorlar
Ya da onlar Ermeni zaten, kelime kökü ne olursa olsun Türk olmadıkları için bırakamazlar (genetik yani)
Zaten geriye bakma ileri bak, geçmişte yediğin naneleri unut, boşver gitsin! Unutamayanlar düşünsün, hatta psikoloğa gidip geçmişleriyle hesaplaşsınlar
Bir de Hindistan var onu da ben uydurdum
Hindistan türkiyeden giden hindilerin kurduğu bir ülke olabilir mi?
Onlar nasıl çiftleşiyorlar acaba, toplu mu yoksa tekil mi?
Arada birbirlerine bir şeyleri peşkeş çekiyorlar mıdır sizce?
Ermenilerle bir alakaları var mıdır?
Ermeniler çiftleşirken çok mu bencil oluyorlar?
Hindi ve Ermeni arasındaki ortak nokta Türk müdür?
Türkler unutur mu, bırakır mı, gider mi?
Ermeniler ne yapar?
Bir gün bir Hindi, bir Türk, bir Ermeni ve bir Hintli bara girmiş...hadi leennnnnn hepinizi şimdi!!!!!

1 Aralık 2011 Perşembe

SEVMİYORUM İŞTE!!!

Artık aşk yok çünkü herkes kendisine aşık!
 
Çok uzun zaman önce okuduğum bir yazıda bunu not almışım. Yazardan binlerce defa özür diliyorum, çünkü adını yazmayı unutmuşum! Ne büyük saygısızlık! Ben böyle güzel laflar edeceğim, birileri nemalanacak, ama adımı bile anmayacak! Yani bu durumda, kendimle bu yazıyı yazıp yazmama konusunda oldukça büyük bir mücadele verip, sözcükleri arka arkaya googlelayıp, yine de yazanı bulamayınca, bari ''sözlerim birileri tarafından değerli bulundu'' diye sevinir avuntusuyla, sonunda yazmaya karar verdim.
 
İlk satırdan başlamak gerekirse, aşkın zaten çok bireysel yaşanılan bir duygu olduğu ile ilgili tüm saygıdeğer filozoflar ve de konuyla ilgili çalışan psikologlar aynı fikirdeler. Yani aşkı yaratıyoruz, yaşıyoruz tüketiyoruz vs, ama bütün bunları, aşkın nesnesini sadece kullanarak biz yapıyoruz. Kafamızdaki tanımı karşımızdakine yansıtmak, çoğu zaman da dayatmaktan başka bir şey yapmıyoruz.
 
Zaten aklımız başımıza gelip de, rüyadan uyanınca neleri kafamızda ne kadar eğip büktüğümüzü de görmüş oluyoruz. Bazıları bu rüya durumuna +/- 3 yıl diyor. Bence bu uyku bağımlılığıyla doğru olarak değişebiliyor. Kimisinin rüyası 15 saniye, kimisi ise Cristopher Nolan bey'imizin ''inception''da buyurduğu üzere, bir ömür olabiliyor. Yani kısaca katmanlaşma meselesi diyebiliriz buna.
 
Ne kadar rasyonalizasyon becerisi, o kadar katman, o kadar rüya, o kadar mutluluk...Denklem basit de uygulama biraz ağır!
Sonuçta yine geldiğimiz nokta, aşkın ömrünün bireyde bittiği veya uzadığı durum oluyor.
 
Ama adı bilinmeyen daha doğrusu hatırlanamayan yazarımızın aşk derken, belki de anlatmak istediği çok daha geniş bir kavram olan ''sevgi'' olabilir mi, diye düşünüyorum. Yani kimse artık kimseyi sevmiyor, çünkü herkes kendini seviyor deseydik biraz daha anlamlı olur muydu?
 
Ben yine oturduğum yerden ahkam kesme modunda olaraktan ''olurdu'' diyorum.
İnsanlara kendilerini sevmelerini sürekli öğütleyen bir sistem içinde yaşıyoruz. 
''Sev, kendini!'', ''Sen bir tanesin'', ''En değerli sensin!'', ''...ir et başkalarını!'' ''Kendini sevmenin 999 yolu!'', vb gibi bir sürü kitap, program terapi her yanı sarmış durumda! Şöyle bir kitapçıya gittiğiniz zaman kafayı bir kaldırıyorsunuz, her yer bu kitaplarla dolu.
Valla ben biraz utanıyorum kitapçıda. Vay ben neymişim yahu diyerek kafayı montumun yakaları arasına gizleyip, atkıyı biraz daha yukardan bağlayıp, ''yok yok abartıyorsunuz canım valla çok bi şiy değilim yani'' edalarıyla, dar atıyorum kendimi dışarı. 
Herkes kendini sevecekmiş kardeşim!
Niye? Çünkü insanız diye! Yani yanıt çok kolay!
İster yukarda birisi bizi insan olarak bu evrene gönderdi diye, isterse dna'larımız tesadüfi bir insan türü canlısı olarak bir araya gelip, sonunda bu hale evrimleştik diye mutlu olmalı ve kendimizi sevmeliyiz.
 
Sevgi doğada salt bulunan bir kavram mı, yoksa insanın bazı davranışlara atfettiği bir anlam mı, burası tartışılır, ama sevginin bir gaz bulutu gibi dolaşmadığı bir gerçek. Yani bir yerden türüyor sevgi. Eğer türettiğimiz yere de bazı değerler oturtamıyorsak, ortada kalıyor ve boşalıyor sevgi.
 
Yani herkesi sevelim de, niye sevelim? Herkese adil olalım, herkese eşit hak verelim, elbette bunlar tartışma konusu bile değil bence, ama herkesi sevmeyelim! Bırakalım sevginin değerleri sübjektif kalsın. Kendimizi de hakettiğimiz için sevelim ki, haketmek adına hayat boyu bir şeyler yapmaya devam edelim. Yoksa sadece ortaya çıktık, varolduk diye kendimizi sevmek biraz fazla narsistçe olmuyor mu? Narsizmin içi boş kutusuyla kendimizi sunmayalım.
''Kendimi seviyorum çünkü'den sonra söyleyecek iki çift sözümüz olsun.
Valla ben herkesi sevmiyorum, çoğu zaman kendimi de sevmiyorum ama o kadar çok sevmek istiyorum ki! En azından böyle avunuyorum...

21 Kasım 2011 Pazartesi

PAM.......ŞŞŞTTTT!!!

Uzun süredir yazamıyorum çünkü yazıya ''dinleyin sevgili pampişlerim'' başlığı ile başlama dürtümü tedavi etmeyi ancak başarabildim! Bu tedavi olmuş halidir kimse tek laf etmesin!
Cümleler pampiş modunda başlayınca pampiş modunda devam edecek diye korkudan öle öle, bari bir süre ara verirsem, bu durumdan paçayı kurtarırım diyerek bekledim, biraz düzeldim, ama bu sefer de, pampişsizliğin dayanılmaz ağırlığı altında, bir arkadaşımın deyimi ile "beyin ölümü gerçekleşmiş'' ülkemde herhangi bir konuda fikir belirtmenin, körler sağırlar birbirini ağırlardan öte bir anlam ifade etmediğini düşünerek hiç bir şey yazamadım.
Düzelmedim, ama insan bu, her ortama ayak uydurabilmeyi başarabilmiş evrimsel mucize misali, kendimi yine bir şeyleri yazarken buluverdim.
Bu yazının bir konusu olacak mı diyenler için, vallahi de billahi de ben de henüz bilmediğimi söyleyebilirim. Yani laf olsun torba dolsun, yazı olsun sayfa bitsin misali başladım ama nereye gider, ben giderken siz gelir misiniz, gelirseniz de umduğunuzu bulur musunuz, orası allah kerim!
Biraz ciddileşmemiz gerekirse, şu aralar Erdemin Kökenleri'' adı altında bir kitap okuyorum. Meraklısı bilir kitabın yazarı Matt Ridley, daha önce ''Genom'' adlı kitabıyla karşımıza çıkmıştır. İnsanın ne menem bir şey olduğu konusuna kafayı takmış biri olarak,( eğer ufak da olsa bir ipucu bulamazsam gözüm açık gidecek), bu amcamın kitabı benim için oldukça ilgi çekici oldu. Okuması zor, biraz bilimsel terimlerden anlamak, biraz evrim biraz antropoloji, biraz zooloji vs falan bilmek gerekiyor ki, ben kitabı çok rahat okuyabiliyorum... (anladınız siz onu!). Her ne kadar Matt Bey kitabında bilimsel araştırmalar ve çalışmalardan yararlanarak, canlıların özünde ''altruistik'' (kendinden önce başkasını düşünebilen) bir özellik olduğunu anlatmaya çalışsa da, bana her geçen gün daha da yabancı gelen bu düşünceye, ''hadi lennn!!!'' diyesim geliyor!
Hatta son zamanlarda ''empati''nin bir çiçek adı, toleransın bir çeşit motor türü, rasyonel'in de profesyonel bir dansöz adı olduğuna inanmaya başladım. Böylesi çok daha kolay, kendinizi ikna etmek için düzinelerce kitap okumaya gerek kalmıyor, biraz çevrenize bakıp, biraz da gazete okuyunca, tüm bilimsel araştırma sonuçları elde ettiğiniz gözlemin yanında solda sıfır kalıyor. Yani boşu boşuna Matt beyin yıllarca emek vererek bilimsel araştırmalardan derlediği, içinde günümüzün önde gelen bilim insanlarının bir sürü fikri, yorumu, hatta kabulu olan maddelerin yer aldığı bu kitabı kesinlikle okumayın diyorum. Değmez, uğraşmayın! Pampişsiz bir hayatın içinde kaybolup gitmeyin.
Ben dedim size, ben giderim de, siz gelirseniz neyle karşılaşırsınız bulduğunuz size yeter mi, onu bilemem diye!
Yani aranızda hala saf saf, insanın iyiliğine olan inancını yitirmemiş olanlar için şiddetle tavsiye edeceğim bu kitapta, Matt Ridley, toplumların ortaya çıkış nedeni olarak akıl ve vicdan gibi, son derece değişken özelliklerimizin değil de, varolabilmek için gerekli milyonlarca yıllık genetik programımız olduğunu söylerken, aslında biraz o muhteşem zekamıza da bel altı vurmuş oluyor. Olsun, biz yine de pampişliğimizle çok mutluyuz, gerisi vız gelir, tırs gider vallahi...
Hani bu ne alaka şimdi diyenlere de son sözüm, ben size cenneti vaadetmemiştim ki zaten!

28 Temmuz 2011 Perşembe

TEPKİ BOZUKLUĞU DURUMLARI

İnsan bazen tepki bozukluğu dediğimiz bir semptom gösteriyor. Tabi tepkilerin hangisinin bozuk hangisinin düzgün olduğunu, neye göre belirlediğimiz ayrı bir yazı konusu olabilir, ama biz şimdi o konulara girmeyelim ve bozuk tepkilerimizi genel kabul üzerinden değerlendirelim.
Bu semptomu sabah gazete okurken fazlasıyla gösterdim. Silopi'de polisin attığı gaz bombasıyla ölen 13 yaşındaki çocuğun haberini okuyup; işte, cenazesinde birileri şehit sloganları atarken, bir yandan polisin terörist muamelesi yaptığı bu çocukla ilgili sağdan soldan alınan yorumlar ve pek tabi uzman görüşleri arasında, eminim ki yılların birikimi ve özeni ile son derece iyi niyetle alınmış bir görüş vardı ki, bende bu tepki bozukluğu durumunu tetikledi. Pedagog Dr. Melda Alanter demiş ki: ''Fikirleri olgunlaşmış değil. Korunmaları gerekir. Kullanılmaları çocuk haklarının ihlali. Hayata bakış açılarını olumsuz etkiler, güven duygularını zedeler. Hafızalarını uzun süre etkiler''
Melda Hanım bu yorumu gösteri için öne sürülen genç yaşta çocuklar ve pek tabi ölen Doğan için yapmış.
Hani bazen beyin kısa devre yapar. Yani, üzücü veya dehşete düşürücü bir durum söz konusudur ve bir tepki üretirsiniz, bu tepki normalde ağlamak olabilir, öfkelenmek olabilir, bağırmak olabilir veya bende sabah olduğu gibi, beynin vereceği bütün bu tepkileri absürd ve yetersiz bulması sonucu gülmek olabilir. Sanki gülmek verilebilecek en aykırı tepki olduğu için gerekiyormuş gibi. Hani ''bir kahkaha bir kilo pirzola değerindedir!'' derler ya, bu kahkaha bin falaka gibidir. Gülerken canınız acır, kaslarınız gülme eylemini gerçekleştirirken, normalde endorfin salgılamak durumunda olan beyin komuta merkezi sapıtır ve kalbiniz fiziken acımaya başlar. Beden ve beynin bu kadar uyumsuz olduğu durumlar, işte böyle saçma, anlaşılması imkansız durumlardır.
Dr. Melda Hanımın yaptığı açıklama da, bende işte böyle saçma bir durum yarattı.
Çocuk, amcasının evinde, ona ve 6 kardeşine ayırdığı bir göz odada kalıyor. Kışın gittiği okulunun önünde, kardeşlerine ekmek parası çıkarabilmek için dondurma satıyor. Annesinin nerede olduğunu okuduklarımdan çıkaramadım, ama bir yerlerde, uzak bir yerlerde, kimbilir nerelerde, para kazanmaya çalışıyor, ama çocuğunun çocuklarının yakınında bir yerlerde değil. Babası sınır kapısında kamyonla yük taşıyor, para kazanmaya çalışıyor ama çocuğunun, çocuklarının yakınında bir yerlerde değil, öyle ki musallada iki saat bekletilen çocuğunun cenazesine bile yetişemiyor. 6 kardeş en küçüğü 1.5 yaşında! Babası, ölen oğlu için ''evimin direğiydi'' diyor. Çocuk 13 yaşında, ne küçük bir direk değil mi!
İnsan bu hayata bakıp, çocuğun eline taş verip polise doğru yürütenlerden önce, hangi fikirler neyin olgunluğu, nerede korunmak, hangi/hani çocuk hakkı, hayata bakış açısı mı, o da ne?, güven duygusu... pardon ne demek istediniz?, hafızanın uzun süre etkilenmesi mi dediniz, hafızanın kendisi nerde ki? gibi sorularla işte benim gibi aklına kısa devre yaptırıyor.
Cümle bile kuramıyor insan, özne, yüklem hepsi birbirine karışıyor, bu delilik hali bende taşmaya başlıyor, iki gün önce adını Yılmaz Közlemedil olarak hatırlamak isteyeceğim bir hortkuluğun ölüm karşılaştırmalı yazısı geliyor aklıma. Bir uyuşturucu kokteyli ile ölmüş kadının arkasından ağlayacağınıza, doğuda ölen askerler için ağlayın diyor. Sanki üzülmenin, sevmenin, acının, keyfin bir sınırı varmış gibi. Bu ay kotamız dolu baylar bayanlar, ancak bazılarının ölümü için üzülebiliriz yoksa olmaz! Lütfen sıraya giriniz. Ölüm nedeniniz üzülünme derecenizi de belirleyecektir. Formları doldurun mutlaka kaşeleyin, yoksa ulu hortkuluk nezdinde üzülünmeye değmeyenler sınıfına alınırsınız, hoş sizin umrunuzda mıdır ki, adam kıçıyla dalga geçip üzülmeye değer görmediği sizler için''Janis Joplin, Jim Morrison, Jimi Hendrix, Kurt Cobain, ne var yani bir eksik bir fazla, bir de Amy ölmuş, burada askerler ölüyor ey millet! kendine gel!'' diye bağırmış, size giren çıkan yoktur elbet siz zaten ölmüşsünüz, birileri de üzülmüş sizin için, birileri de anlamış sizi, anlatmak istediklerinizi... 
Dünyaya bir anlam katabilmek, kendince bir anlam değil ki bu zat için, tek derdi popkulis yazılarla köşelerine köşe, kitaplarına kitap katmak olunca, kotayla üzülmek onun anlamı oluyor bir anda. 
Bütün hayatı çocuk hakkı ihlali olan bir çocuğun eline taş vermeye, çocuk hakkı ihlali diyenleri okumak, sonra da orada burada ''besledik, vergi verdik hala adam olmadılar, bizim paramızla yaşayıp bir de hak istiyorlar, bak şu utanmazlara'' diyerek ''düşün yakamızdan yahu'' diyenleri duymak, bu saçmalık, bu hastalık, bu toplu delilik insanda cümle mi bırakıyor sanki...

26 Temmuz 2011 Salı

HAYATINI ANLATABİLEN AMY.

Melodisinde bir gizem, bir sır, bir dürtü, bir yakınlık, bir hoşluk, bir bişey bulduğum şarkılar olduğu kadar, içinde geçen bir cümlenin dannn diye kafama vurduğu şarkılar da vardır. Bazen de, bu ikisi birden olur, vayyyy bee, bu nasıl şarkı diyerek suyunu çıkarana kadar dinlerim, her yerde yanımda olsun, yine dinleyeyim, yine tüketeyim, yine yaşayayım aynı duyguyu, bir daha hissedeyim, bir daha o hayali düşüneyim, bir daha o yumruğu yiyeyim diye...
Ama bir de bir şarkı değil de, aynı insanın söylediği bir kaç şarkıda bu duyguyu hissedebilmişsem, işte bu insanın hayranı oldum bile ben, çok sevdim bile bu insanı, hatta saatlerce ayakta durmak yüzünden benim için keyiften çok işkence haline gelmeyen başlayan, ama yine de ''onu da canlı seyrettim, bir daha nerdeeee'' duygusu yüzünden hep zorlanıp gittiğim ve muhtemelen gitmeye devam edeceğim, ama genelde, sonunda son yılların şahsım adına tek istisnası Leonard Cohen hariç - hem gerçekten adam ölümsüz değilse önümüzdeki bir kaç yıl içinde ölmesi pek muhtemel, yani ''bir daha nerdeeee'' durumu burada çok büyük bir olasılık ve ayrıca ayaklarımın her hücresinin uyuşması pahasına, böyle bir zerafete tanık olmaya değer - her defasında ben buraya niye geldim sorgulamasını yaşadığım konserlere bile katlanabilirim onun için.
Nitekim konseri için bilet aldım. Heyecanlandım. Sabırsızlandım. Ama iptal etti. Gidemedim. Hayıflandım.
''Olsun'' dedim. Ben bir gün yurt dışında kesin yakalarım bu hatunu ve giderim konserine, dinlerim onu canlı canlı...
Canlı canlı dinlemek bir yana, canı gitti kadının üç gün önce. Hani herkes ''büyük yetenek gitti, kimbilir daha neler üretecekti'' diyor ya, bilmiyorum belki bundan sonra üretecekleri çok da umrum olmayacaktı, her yaptığını seveceğim diye bir kural yok ya, yapacağını yapmış zaten bana iki üç şarkı vermiş, onları arabamı kullanırken avazım çıktığı kadar bağırta bağırta söyletmiş, o anları yaşarken kimbilir ne düşündüysem, beni duygu sellerine boğmuş ya, bundan sonrası Şam'da kayısı modunda dinlemişim ben onu zaten...
Ama şimdi, ölümüyle ilgili yazıları okuyunca, toplumun bir bölümünün, ''yazık oldu, işte böyle hayat yaşarsan, böyle ölürsün kardeşim'' veya buna karşlılık olarak ''sana ne kardeşim, kadının nasıl yaşadığından'' diyerek, ahlak üzerinden değerlendirdiği hayatı, diğer bir bölümünün de, ''ne büyük yetenek! artık dinleyemeyeceğiz ne yazık'' diyerek hayıflandığı ölümü, o kadar duygusuz ki, neredeyse dinlediğim o şarkılarının bile, sihir yapılmış kağıdın üzerindeki harflerin kaybolması misali yavaş yavaş uzaklaşmasına neden oldu benim aklımda, hafızamda...
Oysa belki de bir insan için hayattayken, ölümü sonrasında hayal edebileceği en acı şey, kendinden hayata koyduğu şeylerin, insanların hafızalarından uzaklaşıp, yerlerini o kişilerin akıllarından çıkma fikirler ve düşüncelere bırakması, hatta o düşüncelerle kaplanması. Çünkü ölü insan artık kendini ifade edemeyen insan! Ne müziği, ne yazısı, ne sesi, ne resmi, ne heykeli, ne gülüşü, ne direnişi, ne anarşizmi, ne boyun eğişi, ne bencilliği, ne yardımseverliği, ne ideolojisi, ne emeği, ne sevgisi, ne...... ile kendini bir daha ifade edemeyen insan. Onun adına ifade etmeye kalkışanlar ise, ne büyük bir çaresizlik ve üzüntü oluşturur hayatta olup da, ölüm sonrasını hayal eden insan için. Acaba böyle bir korkusu var mıydı, acaba ölen insanların ölmeden önce böyle bir korkusu oluyor mu?
Didem Madak adını, ölüm ilanıyla beraber duydum. 41 yaşında kolon kanserinden ölmüş bir kaç gün önce. ''Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım'' diyerek şiirler yazmış bir sürü. Hiç okumadım bugüne kadar ama ölüm haberinde şiirinden iki satır almışlar ''Anlatarak bitirmek istiyorum hayatımı/Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat...
Nasıl güzel geldi bu iki satır bana, biz halen yaşayanlar için, hala hayatını anlatabiliyor olmak, hem de kendimiz anlatabiliyor olmak ne güzel, tıpkı dinlediğim o şarkıları gibi...
Şimdi büyülü sayfalardaki kelimeler tekrar belirmeye başladı, hatta kendi anlatıyor, siz de duyuyor musunuz:
I cheated myself,
Like I knew I would,
I told you I was trouble,
You know that I'm no good